Cumartesi, Mayıs 09, 2026

Bölüm 6

Karakolun koridorunda yürürken omzunun üzerinden biri ona bakıyormuş hissine kapıldı Ela. Bu gerçek bir his miydi yoksa son günlerde zihninin ona oynadığı oyunlardan biri miydi, ayırt edemiyordu artık. İnsan uzun süre korkuyla yaşayınca sezgileriyle paranoyası birbirine karışıyordu üstelik günlerdir uykusuzdu. Her bakış anlam kazanıyor, her sessizlik saklanmış bir cümleye dönüşüyordu. Eve gider gitmez sıcak bir duş alacak, düşsüz bir uykuya dalacaktı. Bir kadeh şarap ya da uyku ilacıyla.

Kısa hızlı adımlarla çıkışa yürürken floresan lambaların titrek ışığı duvarlarda solgun lekeler bırakıyordu. Bu kez kapısı açık bırakılmış bir odadan gelen televizyon sesini duydu, göremediği başka bir odada bir adam gülüyordu. Bu kadar normal seslerin arasında biraz önce konuşulan ölüm, ihanet ve kan görüntüleri daha da gerçek dışı görünüyordu. Ürperti geri geldi.

Dışarı çıktığında hava kararmaya başlamıştı.

İstanbul’un akşamları Ela’ya hep aynı şeyi hissettirirdi; sanki şehir gün boyunca insanlardan topladığı bütün yorgunluğu hava kararınca geri salıyordu. Kaldırımlar kalabalıktı, her zamanki insan kalabalığını birbirinin omuzlarına çarpa çarpa yürüyüp, yine de yalnız kalmayı başarıyordu bu şehirde.

Ela montunun cebine ellerini sokup yürümeye başladı.

Nereye gittiğini bilmiyordu. Az önce karakolda verdiği güzel bir uyku çekme kararına sadık kalamamıştı, sokağa çıktığı anda; artık eve dönmek bile istemiyordu.

Farkındaydı, ev artık dinlenilen bir yer gibi gelmiyordu ona. O günden beri dairesinin içinde adlandıramadığı bir his vardı; sanki odalar onu tanıyor ama o kendini tanımıyordu. Özellikle geceleri. Özellikle aynalarda. 

Yine yağmur başlamıştı, bu mevsimin İstanbulunda artık alıştığı; ince, soğuk bir yağmur. Sokak lambalarının altında neredeyse görünmeyen ama insanın içine işleyen türden.

Bir süre yürüdükten sonra farkında olmadan kendini Beyoğlu’nun ara sokaklarında buldu. Eskiden buraya gelmeyi severdi. Özellikle kötü hissettiği zamanlarda. Kalabalığın içinde kaybolmak rahatlatırdı onu. Sahaflara girer, eski kitapların arasında saatler geçirirdi. Toz kokusu, sararmış sayfalar, unutulmuş insanların altını çizdiği cümleler… Dönem dönem en yakını olan roman karakterleri, en yakın arkadaşları.

Sokağın köşesindeki küçük sahaf hala açıktı.

Kapının üzerindeki sarı ışık yağmurun altında bulanık görünüyordu. Ela bir an durdu. Sonra düşünmeden içeri girdi.

İçerisi sıcaktı.

Tanıdık, eski kağıt, kahve ve ahşap kokusu birbirine karışmıştı. Tavana kadar uzanan raflar her zaman düzensiz görünürdü yine de oraya düzenli uğrayan herkes bilirdi ki bu düzensizliğin içinde yılların alışkanlığı vardı. Tezgahtaki küçük radyodan çok kısık bir caz melodisi çalıyordu.

Dükkân sahibi yaşlı adam gözlüğünün üzerinden baktı.

“Uzun zaman oldu,” dedi sakin bir sesle.

Ela hafifçe gülümsedi. “Evet.”

Adam onu tanıyordu. Buraya yıllardır gelip giderdi Ela. Bazen konuşurlar, bazen saatlerce tek kelime etmeden saatler geçirirlerdi. Bu sessizlik rahatsız edici değildi.

Ela rafların arasında dolaşmaya başladı.

Parmakları kitap sırtlarının üzerinde yavaşça ilerliyordu. Bazı isimler tanıdık geldi, bazıları hiçbir şey hissettirmedi. Zihni hala karakoldaydı.

Şahmeran.

Kelime beyninin içinde yankılanıyordu.

Çocukluğunu düşündü istemsizce.

Ayvalık’taki eski taş evlerini. Yaz akşamlarını. Anneannesinin mutfakta yaptığı reçellerin kokusunu. Ve geceleri anlattığı hikâyeleri.

“İnsan en çok sevdiği yerden zehirlenir,” derdi bazen.

Ela o zamanlar bunun sadece masal cümlesi olduğunu sanırdı.

Şimdi ise bazı cümlelerin insanın içine yıllarca sessizce yerleştiğini fark ediyordu.

Bir rafın önünde durdu.

Alt sırada ince, koyu yeşil kapaklı eski bir kitap vardı. Kitabı çektiğinde kapağın üzerindeki desen yüzünden eli duraksadı.

Kıvrılmış bir yılan figürü.

Ela’nın midesi hafifçe kasıldı.

Kitabı açtı.

Sayfalar eskiydi, kenarları sararmıştı. Ortalarda bir yerde gözleri bir çizime takıldı.

Yarı kadın yarı yılan bir figür.

Altında şu cümle yazıyordu:

“Şahmeran ihaneti affetmediği için değil, unutamadığı için öldü.”

Ela’nın boğazı kurudu.

Cümleyi okuduğu anda zihninde ani bir görüntü parladı.

Bir erkek eli.

Bir telefon ekranı.

Mesajlar.

Sonra çok yoğun bir öfke hissi.

Ela kitabı aniden kapattı.

Nefesi hızlanmıştı.

“İyi misiniz?”

Sesi duyunca irkildi.

Başını kaldırdığında tanımadığı bir adamın sadece iki adım ötede durduğunu gördü.

Otuzlarının ortalarında görünüyordu. Uzun boyluydu. Siyah montunun yakası hafif ıslanmıştı. Elinde birkaç kitap vardı. Ama Ela’nın dikkatini çeken şey yüzü değil, bakışları oldu. İnsanların çoğu konuşurken karşısındakine tam bakmazdı. Bu adam bakıyordu.

Sakin, dikkatli.

Ela istemsizce kitabı daha sıkı tuttu.

“İyiyim,” dedi refleksle.

Adamın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“İnsanlar genelde iyi olduklarını söylerken bu kadar gerilmez.”

Ela cevap vermedi.

Adam birkaç saniye boyunca elindeki kitaba baktı.

“Şahmeran,” dedi. “Çok tuhaf bir hikâyedir.”

Ela’nın omuzları hafifçe gerildi.

“Nesi tuhaf?”

Adam düşünür gibi yaptı.

“İnsanların genelde yanlış kişiye canavar demesi.”

Bu cümle Ela’nın içinde bir yere dokundu.

Adam bunu fark etmiş gibi görünmedi. Elindeki kitabı kasaya bırakırken tekrar ona baktı.

“Bazı ihanetler insanı değiştirmez,” dedi sakin bir sesle. “Sadece içinde ne olduğunu ortaya çıkarır.”

Sonra parasını ödeyip çıktı.

Ela olduğu yerde kaldı.

Kapının üzerindeki zil yeniden çaldığında adam yağmurun içine karışıp gitmişti.

Ama Ela’nın kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Çünkü adamın yüzünü ilk kez görmesine rağmen içinde tuhaf bir his oluşmuştu.

Tanıdık.

Tehlike.

Ve açıklayamadığı başka bir şey daha.

Ela yavaşça aşağı baktı.

Adamın az önce durduğu yerde küçük bir kağıt parçası vardı.

Eğilip aldı.

Üzerinde tek bir cümle yazıyordu.

“Yılanlar derilerini değiştirebilir. Hafızalarını değil.”

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Bölüm 5

Karakol binası dışarıdan bakıldığında herhangi bir devlet dairesine benziyordu; gri, ruhsuz, insanın içine girdiği anda sesini alçaltmasına neden olan türden bir bina. Ama Ela içeri adım attığında hissettiği şey resmiyetten çok başka bir şeydi. Sanki burada yalnızca ifadeler değil, korkular da kayda geçiriliyordu.

Koridorda ilerlerken ayakkabılarının sesi zeminde yankılanıyordu. Duvarlarda solmuş duyurular, alttaki sökülmek için uğraşılmamış üst üste yapıştırılmış afişler vardı. Çay kokusu, eski dosya kağıtlarının nemli kokusuna karışıyor, bir odadan daktilo gibi tıkırdayan klavye sesleri geliyor, başka bir odada göremediği biri boğuk bir öfkeyle konuşuyordu. Karakolların kendine ait bir zamanı vardı; dışarıdaki hayat akarken burada her şey biraz daha ağır ilerliyordu.

Ela bekleme alanındaki plastik sandalyelerden birine oturduğunda ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdiğini fark etti. Parmakları soğuktu. Son birkaç gündür bedeninin kendisine ait olmadığını hissediyordu zaten. Uyuyor ama bir türlü dinlenmiyor, insanlarla konuşuyor ama sanki söylediklerini gerçekten duymuyordu. Her şeyin üzerinde ince bir sis var gibiydi.

Karşı duvardaki saate baktı.

Saniye ibresi ilerliyordu ama ona göre zaman hala o gecede durmuştu.

“Ela Hanım?”

Başını kaldırdığında Komiser Cemal’i gördü.

Adam ilk gördüğü günkü gibiydi; kırklı yaşlarının sonunda, yüzüne yerleşen yorgunluğu taşımayı öğrenmiş adamlardan biri. Ne tamamen sert görünüyordu, ne de güven veriyordu. Filmlerdeki iyi polis-kötü polis sahnelerini düşündü, Cemal Komiser iyi polisi oynayamamalı diye geçirdi içinden. İnsan onun yanında farkında olmadan daha dikkatli konuşmak istiyordu.

Ela ayağa kalktı ve onun takip etti.

Oda küçüktü. Pencerenin dışındaki gri gökyüzü içeriyi daha da solgun gösteriyordu. Masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı dosyaların kenarlarını aydınlatıyor, odanın geri kalanını gölgede bırakıyordu. Cemal oturduktan sonra önündeki klasörü açtı ama hemen konuşmadı. Sanki Ela’yı izliyordu

Ela otururken sandalyenin metal ayağı zeminde hafifçe sürtündü. Ses gereğinden fazla yüksek geldi.

“Nasıl hissediyorsunuz?”

Ela neredeyse gülecekti.

Polislerin insanlara bunu gerçekten sorması ona tuhaf gelmişti hep.

“İyiyim.”

Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.

Cemal kalemini çevirdi. “Olaydan sonra iki gün işe gitmemişsiniz.”

“Normal değil mi?”

“Normal.” Kısa bir duraksama. “Ama bazı şeyleri tekrar konuşmamız gerekiyor.”

Ela başını salladı.

“Bazen ilk ifadelerden sonra bazı ayrıntıları yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.” dedi sakin bir sesle

Ela başını hafifçe salladı.

“Anlıyorum.”

Aslında anlamıyordu. Ama insanlar böyle anlarda genellikle bunu söylerdi.

Komiser birkaç saniye dosyaya baktıktan sonra konuştu.

“Komşunuz hakkında çok şey öğrenmeye başladık.”

Ela istemsizce gerildi.

Adamın yüzü gözünün önüne geldi. Her zaman düzgün giyinen, apartmanda karşılaşınca kibarca gülümseyen o adam. Karısı öldükten sonra bir süre tamamen sessizleşmişti. Ela bazen onu balkonda sigara içerken görürdü; yüzünde insanın bakınca tarif edemediği türden boş bir ifade olurdu.

Sonra zaman geçmişti.

Ve bazı şeyler değişmişti.

“Kanser süreci zormuş,” dedi Cemal. “Karısını kaybettikten sonra çevresiyle bağını koparmış bir süre.”

Ela sessiz kaldı.

Komiser devam etti.

“Ama son aylarda farklı ilişkileri olduğu söyleniyor.”

Bu cümle odadaki havayı görünmez şekilde değiştirdi.

Ela bunu hissetti.

İçinde bir yere küçük bir taş düşmüş gibi oldu.

“Bana neden bunları anlatıyorsunuz?” diye sordu sonunda.

Cemal kalemini yavaşça çevirdi.

“Çünkü apartmanda yaşayan insanlar bazen sandığımızdan daha fazla şey görür.”

Ela bakışlarını kaçırdı.

Zihninde bir görüntü belirdi.

Adamı bir gece apartmanın önünde görmüştü. Yanında genç bir kadın vardı. Kadın gülerken adam eğilmiş, kulağına bir şey söylemişti. O an yüzündeki ifade Ela’nın garibine gitmişti.

Çünkü birkaç ay önce aynı adamı hastane koridorunda görmüştü.

Karısının serum torbasını taşırken ağlıyordu.

İnsanlar bu kadar hızlı değişebilir miydi?

Yoksa hep böyle miydiler?

“Eşinin ölümünden kısa süre sonra biriyle birlikte olmaya başlaması apartmanda konuşulmuş,” dedi Cemal. “Siz hiç dikkat ettiniz mi?”

Ela’nın boğazı kurudu.

“Neye?”

“Davranışlarına.”

Ela cevap vermedi hemen.

Çünkü zihninin içinde başka bir şey hareket etmişti.

Bir anı.

Mutfaktan gelen ışık.

Bir kadın sesi.

Çok kısık ama kırılmış bir ses.

“Ben ölürken bile mi?”

Ela gözlerini kırptı.

Görüntü kayboldu.

Kalbi hızlanmıştı.

Cemal bunu fark etmiş gibiydi ama yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı.

“İyi misiniz?”

Ela hemen toparlandı.

“Evet. Sadece… Yoruldum.”

Bu kez yalan söylediğini daha net hissetti.

Komiser dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Adamın dairesi. Olay yeri ekiplerinin çektiği görüntülerden biri.

Ela bakmamaya çalıştı ama gözleri istemsizce alttaki fotoğrafa kaydı.

Bir şekil vardı, ölü adamın elindeki buruşmuş kağıt

Kanla çizilmiş gibi parlak, ince, kıvrımlı bir iz.

İlk bakışta rastgele görünüyordu. Ama değildi.

Ela’nın midesi aniden kasıldı.

Çünkü şeklin neye benzediğini biliyordu.

Bir yılanın kıvrılan gövdesine.

Şahmeran.

Çocukken anneannesinin anlattığı hikâyeyi hatırladı aniden. Yeraltında yaşayan yarı kadın yarı yılan varlığı. İnsanlara bilgeliği öğreten ama sonunda sevdiği insan tarafından ihanete uğrayıp öldürülen Şahmeran’ı.

“İhanet,” derdi anneannesi bazen, “İnsanın içindeki en eski zehirdir.”

Ela o cümleyi neden şimdi hatırladığını bilmiyordu.

Ama odadaki hava bir anda ağırlaştı.

Cemal fotoğrafı geri çekti.

“Olay yerinde bunu görünce biraz şaşırdık,” dedi. “Bilinçli yapılmış gibi duruyor.”

Ela dudaklarını araladı ama konuşamadı.

Çünkü tam o anda zihninin en karanlık yerinde küçücük bir his kıpırdadı.

Tanıdık bir his.

Sanki o şekli daha önce görmüş gibi.

Ela nefesini tuttu.

Hayır.

Bu düşünce o kadar saçmaydı ki zihni onu anında geri itti.

Komiser ayağa kalktı. “Bugünlük bu kadar.”

Ela da kalktı ama kapıya yönelirken bir an dengesini kaybeder gibi oldu. Son günlerde sık sık oluyordu bu. Sanki zihniyle bedeni arasında ince bir gecikme vardı.

Kapıyı açarken Cemal’in sesi yeniden duyuldu.

“Ela Hanım.”

Döndü.

Komiser masasının yanında durmuş ona bakıyordu. Yüzünde okunamayan bir ifade vardı.

“Bazen insanlar sandıklarından daha fazla şey hatırlar,” dedi sakin bir sesle. “Sadece doğru yere bakmaları gerekir.”

Ela birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra başını hafifçe sallayıp odadan çıktı.

Ama koridorda yürürken, ilk kez gerçekten korktuğunu hissetti.

Katilden değil.

Zihninin içinde sessizce dolaşan o fikirlerden.