Pazar, Nisan 19, 2026

BÖLÜM 4


Sabah, Ela için bir başlangıç değil, yarım kalmış bir gecenin devamı gibiydi. Uyandığında bedeninin dinlenmiş olması gerekiyordu—ilaçların etkisi buydu—ama zihni hâlâ kapanmamış bir kapı gibiydi; düşünceler giriyor, çıkıyor, ama hiçbir zaman tamamen dağılmıyordu.

Yatağından kalktığında ilk yaptığı şey durmak oldu. Gerçekten durmak. Çünkü bir anlığına nerede olduğunu, hangi gün olduğunu ve hatta kim olduğunu bile zihninde yerine oturtmak zorundaymış gibi hissetti. Bu, unutkanlıktan değil; zihnin kendini koruma refleksinden doğan kısa ama derin bir kopuştu.

Sonra her şey geri geldi. Apartman. Kapı. Ceset. Ve o koku.

Ela gözlerini kapattı. Koku yoktu. Ama yokluğu bile bir varlık gibi hissediliyordu.

Neredeyse iki gündür uyuyordu, olaydan bu yana. İş yerinden izin almıştı ama izni bu sabah bitiyordu. Yataktan çıkmalı, artık gerçek hayatla yüzleşmeliydi.

Levent’e doğru yola çıktığında şehir, onun yaşadıklarından tamamen habersiz akıyordu. İnsanlar aceleyle yürüyor, araçlar sabırsızlıkla ilerliyordu, gökyüzü hala griydi. Ama bu gri, Ela’nın içindeki ağırlığın yanında neredeyse hafif kalıyordu.

Plazanın önüne geldiğinde cam cephe sabah ışığını soğuk bir şekilde yansıtıyordu. Bina, içeride çalışan yüzlerce insanın hayatını steril bir düzene sokmak için inşa edilmiş gibiydi. Ela içeri girdi, kartını okuttu, turnikelerden geçti. Her şey olması gerektiği gibiydi. O hariç.

Ofise adım attığında klavyelerin sesi, telefon konuşmaları ve düşük sesli sohbetler birbirine karışmıştı. Normalde bir arka plan gürültüsü olan bu sesler, bugün her biri ayrı ayrı zihnine batıyordu. Masasına yürüdü, çantasını bıraktı, oturdu. Ve bir an ne yapacağını bilemedi.

“Ela?” Başını kaldırdı. Karşısında Duygu vardı.

“Ela inanamıyorum neden tekrar telefonlarımı açmadın,” dedi Duygu, sesi hem alçak hem de heyecanlıydı. İşe gelmediği ilk sabah Duygu onu merak edip aramış Ela karakolda olduğunu söyleyip durumu özet geçmişti ama bu özet Duygu’ya yetmedi, aynı gün ve sonrasında tekrar tekrar detayları duymak için aramıştı. Duygu böyleydi, heyecanlı, ani kararlar veren, genellikle düşünmeden konuşan biri. Yine de kimsenin kalbini kırmaz, herkese yardım etmeye çalışırdı İyi niyetli oluşu dilindeki ayarsızlık kusrunu örtüyordu. “İyi misin?” dedi cevap vermesini beklemeden. Ela kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. “İyiyim.”

Bu kelime artık otomatikleşmişti.

Ahmetin masasına yaklaştığını gördü, onun sesi daha sakindi. “İyi görünmüyorsun,” dedi. Ela omuz silkti. “Normal. Her gün komşum öldürülmüyor” Ahmet kısa bir an düşündü. “Bence bu rastgele bir şey değil,” dedi. “Duygunun anlattığı kadarıyla tarikat işi olabilirmiş ya da Amerikan filmlerindeki gibi bir seri katil. Planlı gibi görünüyor”

Ela’nın kalbi hızlandı. Ama Ahmet’in sözleri ona değil, olaya dair bir yorumdu. Yine de zihninde yankılandı: planlı. Ela abartmamalarını söyleyerek konuyu kapamaya çalışırken Selim yanlarına geldi. Bir yıldır beraber çalıştığı Selim genelde onu neşelendirirdi. Kendisinden sadece 2 yaş küçük olmasına ragmen bitmek bilmez bir enerjisi ve her zaman gülen bir yüzü vardı. Ofis o olmasa çekilmez diye düşünürdü Ela. Bugün Selimin yüzünde gerçek bir endişe vardı. “İstersen yalnız kalmak istemezsen… ben kalabilirim yanında.” Ela bu teklife hazırlıklı değildi. “Gerek yok,” dedi sonunda. Zoraki gülümsedi “İyiyim.”

Ama bu “iyiyim”, bir kapanıştı.

Konuşmalar dağıldı, herkes masasına döndü. Ama Ela için hiçbir şey bitmedi. Bilgisayar ekranına bakarken gördüğü şey sayılar değil, kesilerdi. Düzenlerdi. Ve bir cümle: “İhanet, bedenin zehridir.”

Ela’nın zihninde bir düşünce belirdi. Polisler bu işi çözecek miydi? Belki. Ama ya çözemezlerse?

Ela derin bir nefes aldı. Bu düşünce mantıklı değildi. Ama güçlüydü. Ve geri çekilmedi.

Öğleden sonra telefonu çaldı. “Ela Hanım?” Komiser Cemal’in sesi. “Sizinle tekrar görüşmemiz gerekiyor. İfadenizde bizim için önemli olabilecek bazı noktalar var.”

Ela’nın kalbi hızlandı. “Ne zaman?” “Bugün mümkün mü?”

Ela etrafına baktı. Plaza. İnsanlar. Güvenli görünen düzen. Ve içindeki huzursuzluk. “Olur,” dedi.

BÖLÜM 3

 

Sabah, İstanbul’a her zamanki gibi geldi; yavaş, isteksiz ve gri. Ama Komiser Cemal için sabah, bir günün başlangıcından çok, bir önceki gecenin eksik kalan parçalarının devamıydı.

Karakolun kapısından içeri girdiğinde içerideki hava her zamanki gibi ağırdı; kahve, eski dosyalar ve uykusuzluk kokusunun birbirine karıştığı o tanıdık atmosfer. Masasına doğru yürürken zihni hâlâ olay yerindeydi. Gördüğü şey yalnızca bir cinayet değildi bu, bir mesajdı.

Cemal ceketini sandalyeye bıraktı, dosyayı açtı. Ela. İfadesini bir kez daha okumaya başladı. Satır satır. Kelime kelime.

Kapı. Aralık kapı.

Ela, eve geldiğinde kapının aralık olduğunu fark etmişti. Bunu açıkça söylemişti. Ama ardından ne yapmıştı? Yukarı çıkmış, saatler sonra tekrar inmişti. “Bir his” yüzünden.

Cemal sandalyesine yaslandı. Bu, insan doğasına aykırı değildi belki ama tam olarak tutarlı da değildi. İnsanlar ya meraklarına yenik düşerdi ya da korkularına. Ela ise ikisinin arasında kalmış gibiydi. Bu, hesaplanmış bir gecikme değil, daha çok kararsızlığın ve korkunun bir yansıması olabilirdi.

Kapı çaldı. İçeri İlker girdi; elinde iki kahve, yüzünde uykusuz bir dikkat. “Günaydın amirim.” Cemal başıyla selam verdi. “Dosyaya baktın mı?”

İlker kahveyi masaya bıraktı, sandalyeye oturdu. “Baktım. Ama açık konuşayım… bu normal bir cinayet değil.”

Olay yeri fotoğrafları masanın üzerine yayıldı. Selim Bey’in bedeni. Artık bir insan bedeninden çok, bir düzenlemenin parçası gibi görünüyordu. Göğüs kafesi açılmıştı—ama bu bir öfke patlamasının sonucu değildi. Kesiler düzgün, simetrik ve bilinçliydi.

“Bu işte bir düzen var,” dedi Cemal. “Rastgele değil.” İlker başını salladı. “Adli tıpla konuştum. Kesiler çok temiz. Amatör biri yapamaz. Ya tıp bilgisi var… ya da bunu daha önce yapmış.”

Cemal fotoğraflara baktı. Düzen. Mesaj. Sembol. “Eğer öyleyse,” dedi yavaşça, “bu sadece başlangıç.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Cemal dosyayı tekrar eline aldı. Ela. Tanık.

“Bir şey hâlâ oturmuyor,” dedi Cemal. İlker baktı. “Ela mı?” Cemal başını salladı. “Kapıyı görüyor ama içeri girmiyor. Saatler sonra geri dönüyor.” “Belki korkmuştur.” “Belki,” dedi Cemal. “Ama o zaman neden geri dönüyor?”

Cemal dosyayı kapattı. “Onu tekrar çağıracağız,” dedi. İlker başını kaldırdı. “Şüpheli olarak mı?” Cemal kısa bir an düşündü. “Hayır. Henüz değil. Ama bu sefer… sadece ne gördüğünü değil, ne hissettiğini de anlatmasını isteyeceğim.”

BÖLÜM 2

 

Sonraki birkaç dakika, Ela’nın zihninde birbirine karışmış, kesik kesik görüntüler halinde kaldı. Zaman, o anın ağırlığını taşıyamıyor, parçalanıyor, hızlanıyor ve anlamını yitiriyordu. Çığlığı apartmanın boşluğunda yankılanırken kapılar birer birer açıldı. Önce alt kattan tereddütlü adımlar duyuldu, ardından bir kapı gıcırtısı, sonra bir başkası… İnsanlar gecenin o saatinde, henüz ne olduğunu bilmeden ama geri dönülmez bir şeyin yaşandığını hissederek koridora çıktılar. Yüzlerinde uykunun kalıntılarıyla karışmış bir tedirginlik vardı; kimse yaklaşmak istemiyor, ama kimse de kapısını kapatıp geri çekilemiyordu.

“Ne oldu?” diye fısıldadı biri. Ela cevap veremedi. Ağzı açıktı, ama sesi çoktan tükenmişti.

Bir kadın Selim Bey’in kapısına doğru birkaç adım attı, ardından ellerini ağzına götürüp geri çekildi. Çığlık artık tek bir kişiden çıkmıyor, apartmanın içine yayılan, birbirine eklenen bir uğultuya dönüşüyordu.

“Polisi arayın!” “Ambulans!” “Allah’ım…”

Sözler yarım kalıyor, cümleler tamamlanamıyordu; çünkü bu manzarayı tanımlayacak bir kelime yoktu.

Ela hala kapının eşiğinde duruyordu. Ne içeri giriyor ne de tamamen dışarı çıkabiliyordu; sanki o anın tam ortasında donmuş, iki dünya arasında asılı kalmıştı. Gözleri Selim Bey’in bedeninden ayrılmıyor, ama aynı zamanda gerçekten baktığına da inanmıyordu.

Sireni ilk duyduğunda bunun gerçek olup olmadığını anlayamadı. Ses yaklaştıkça büyüdü, sokağı doldurdu. Mavi kırmızı ışıklar apartman girişine vurduğunda gecenin ağır perdesi bir anlığına yırtılmış gibi oldu. Polisler içeri girdi. Sonrası hızlıydı: sorular, talimatlar, telsiz sesleri… Ela’yı kenara aldılar.

“Hanımefendi, sakin olun. Bize ne gördüğünüzü anlatın.”

Ela anlattı. Kapının aralık olduğunu, seslendiğini, cevap alamayınca ittiğini… ve sonra gördüğünü. Kelime kelime, kontrollü. Tek bir şeyden bahsetmedi: lavanta kokusu. Çünkü o koku hala burnundaydı ve bu, mümkün olmaması gereken bir şeydi. Apartmandan taşmış, kalabalığın ve sirenlerin arasında bile onunla birlikte hareket ediyor gibiydi. Bunu nasıl anlatabilirdi? “Bir koku vardı, hala var” demek onu deli gibi gösterirdi. Sustu.

Cemal merdivenlerden yukarı çıktığında İlker hemen yanına geldi. Not defterini çıkarmış, hızlı hızlı yazıyordu. “Komiserim, olay yeri inceleme yolda. Ama ilk bakışta… bu bir hırsızlık değil. Evde zorlama yok, kapı kırılmamış. Adamın üzerinde de-” Cemal elini kaldırdı. “İlk bakışta hiçbir şey yok.” İlker sustu. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Cemal, olayların hemen bir kategoriye sokulmasından nefret ederdi. Çünkü bazı olaylar basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.

Cemal içeri girdi. Odanın içindeki hava ağırdı; sadece kan kokusundan değil, bir düzenin bozulmasından doğan görünmez baskıdan. Adama doğru yavaşça ilerledi. Her adımı ölçülüydü, sanki zemine değil sahnenin kendisine basıyordu. Adamın gözleri açıktı. Bu, Cemal’in en sevmediği detaylardan biriydi. Açık gözler, ölümün farkında olarak geldiğini düşündürürdü. Ama burada bir şey daha vardı: yüzünde panik yoktu. “İlker,”dedi. “Efendim?” “Bu adam korkmamış.” Cemal’in bakışı yerdeki kağıda kaydı. Kadın başlı bir yılan sembolü. “Şahmeran,” dedi. Sonra ekledi: “Camasb, Şahmeran’ı sevdiğini söylemişti. Ama ilk fırsatta onun yerini padişaha sattı. İhanet, insanın kanında var.” İlker tereddüt etti. “Yani… bu kişisel bir şey mi?” Cemal başını salladı. “Hayır, dedi,  bilmiyorum.’’

Cemal, Ela’nın yanına doğru ağır adımlarla yaklaştı. Kalabalık biraz dağılmış, sirenlerin uğultusu geride kalmıştı. Ela hâlâ mermer basamakta oturuyordu, elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri boşluğa dalmıştı.

“Ela Hanım,” dedi Cemal, sesi ne yumuşak ne de sertti, sadece dikkatli. Ela başını kaldırdı.

“Biraz daha detaylı konuşmamız gerekecek. Ama önce… içeri girmeden önce farklı bir şey fark ettiniz mi?” Ela’nın kalbi bir anlığına durdu. Soru basitti, ama cevabı değildi. “Hayır,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Sadece kapının açık olduğunu gördüm.” Cemal bakışlarını ondan ayırmadı. Bu bakış, kelimelerin arkasını yoklayan bir bakıştı. “Peki,” dedi sonunda. “Ama şunu bilmenizi isterim… bazen küçük ayrıntılar, büyük resmi anlamamızı sağlar.”

Ela gözlerini kaçırmadı. Çünkü yalan söylemediğini düşünüyordu. Sadece eksik anlatıyordu. Lavanta kokusunu söyleyemedi.

Cemal cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Dumanı havaya karışırken Ela’ya dönüp ekledi: “Bunu yapan kişi sadece öldürmek istememiş. Bir şey anlatmak istemiş.”

Ela ürperdi. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi titrek.

Cemal kısa bir süre sustu, sonra çok sakin bir şekilde cevap verdi: “Bazı cinayetler, bir mesajdır. O mesajı anlamak için sizin gördükleriniz önemli.”

Ela başını eğdi. “Ben… sadece kapıyı açtım,” dedi.

Cemal sigarasından bir nefes aldı, gözlerini Ela’nın yüzünden ayırmadan: “Kapıyı açtınız. Ama bazen kapılar, sadece bir eve değil… başka bir şeye açılır.”

Ela’nın boğazı düğümlendi. Cemal ayağa kalktı. “İfade için bizimle gelmeniz gerekecek,” dedi.

Ela başını salladı. Ayağa kalkarken, lavanta kokusu hâlâ burnundaydı. Sırtından soğuk bir ürperti geçti.

BÖLÜM 1

Ela Levent’teki cam binanın 24. Katındaki excel tablolarından, o sonu gelmez ‘’verimlilik’’ raporlarından, çevik çalışma ‘’ritüelleri’’nden nefret ediyordu. Saat yediye yaklaşırken ofisten çıktı. Asansörde herkesin yüzü aynıydı: yorgun, ifadesiz ve birbirine değmeden var olmaya çalışan insanlar. Ela, kendi yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinin altındaki hafif morlukları fark etti ama önemsemedi. Bir süredir hiçbir şeyi önemsemiyordu zaten.

Şişhane metrosundan indiğinde, üzerine çöken rutubet kokusunu seviyordu. Beyoğlu'nun o kendine has kirli, yaşlı ve gizemli kokusu. Onun için Beyoğlu hiçbir zaman sadece bir semt olmamıştı.Gündüzleri, Levent’teki cam duvarlı hapishanenin steril ışığından kaçıp sığındığı bir kaçış noktası, geceleri ise zihninin içinde büyüyen uğultunun yankılandığı bir labirent.

Şişhane metronun merdivenlerini tırmanırken ensesinde bir soğukluk hissetti. Dönüp bakmadı, ama uğursuz bir çift gözün kendisini takip ettiği hissine kapıldı. Yorgun ve uykusuzum diye geçirdi içinden. Yağmur, İstanbul’un üzerine yağmıyor; şehri kirli, gri bir tül gibi sarıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. ​Apartmanın girişindeki ağır demir kapıyı her zamanki gibi zorlanarak açtı. Cihangir ile Çukurcuma arasında kalmış; yüksek tavanlı, merdivenleri her adımda feryat eden bir binada yaşıyordu.

Daha merdivenlere adımını atmadan önce, kokuyu aldı. Lavanta. Ama bu, hatırladığı hiçbir lavantaya benzemiyordu. Ne çocukluğundaki sabun kokusu ne de bir parfümün zarif dokunuşu. Bu koku ağırdı, yoğun ve neredeyse kasıtlıydı; sanki bir şeyin üstünü örtmek için değil, tam tersine, bir şeyi ilan etmek için oradaydı. Burnuna dolan yalnızca bir koku değil, bir duygu taşıyordu; huzursuz edici ve tuhaf bir şekilde tanıdık. Merdivenleri çıktıkça yoğunlaşıp değişen yapış yapış, ağırlaşan bir koku. Beşinci kata ulaştığında, ki kendisi hemen bir üst kattaydı, hem çıktığı merdivenlerden hem de kokunun ağırlığından başı döner gibi oldu, durdu. Komşusu Selim Bey’in kapısı aralıktı, kokunun kaynağının burası olduğundan emindi. Midesi ağzına geldi. Selim Bey; 30 yıldır bu binada oturan, zavallı merhum karısı hayattayken, onu her fırsatta aldatan, mahallenin "beyefendi" maskeli, ruhu çürük adamı.

Ela kapıya baktı. Kapı, tam kapanmamıştı; içeriye doğru hafifçe açık duruyor, karanlık bir boşluk gibi sessizce bekliyordu. İçeriden ışık sızmıyordu. Hiçbir ses yoktu. Ela bir an durdu. Kalbi hızlandı, ama bu hızlanma panikten çok bir uyarı gibiydi; zihninin bir köşesi ona “bakma” diyordu, diğer köşesi ise çoktan bakmaya başlamıştı bile. “Üstüme vazife değil,” diye mırıldandı, sesi merdiven boşluğunda tuhaf bir şekilde yankılandı. 

Döndü. Üst kata, kendi kapısına yürüdü, anahtarı kilide yerleştirdi, içeri girdi ve kapıyı kapattı. Kilit sesi, o an için dünyayı ikiye böldü: dışarısı ve içerisi. Ela içerideydi.

Evinin içi her zamanki gibiydi; düzenli, sessiz. Eşyalar yerli yerindeydi, hiçbir şey eksik ya da fazla değildi. Ama buna rağmen ev, o gece farklı geliyordu. Havadan diye düşündü, sanki duvarlar biraz daha daralmış, hava biraz daha ağırlaşmıştı. Çantasını bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Evi havalandırmak için salondaki camı hafif aralayıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında suyun sesi, zihnindeki uğultuyu bastırmak ister gibi yükseldi. Sıcak su omuzlarından aşağı süzülürken gözlerini kapattı. Normalde bu an, günün ağırlığını üzerinden attığı andı. Ama o gece su, onu rahatlatmadı; aksine, düşüncelerini daha belirgin hale getirdi. Lavanta kokusu, aralık kapı, sessizlik.

Ela gözlerini açtı.

“Üstüme vazife değil,” dedi tekrar, bu kez daha sert bir tonla, sanki kendi içinde birine karşı çıkıyormuş gibi. Duştan çıktı, havluyla saçlarını kuruladı, yatağa gitti. Işığı kapattı ve uzandı.

Uyumaya çalıştı ama uyku, o gece ona gelmedi. Daha doğrusu, gelip gelmediğinden emin olamadı. Bir süre sonra bedeninin ağırlaştığını hissetti, ama zihni açık kalmış gibiydi. Gözleri kapalıydı, ama sanki karanlığın içinde görüntüler dolaşıyordu. Zaman parçalanmış gibiydi; birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi, bunu ayırt edemiyordu. Bir ara, gerçekten uyuduğunu düşündü ama hemen ardından, aslında hiç uyumamış olabileceği hissi geldi. Yatakta döndü, yastığı düzeltti tekrar döndü. Kalbi yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Lavanta kokusu hala burnundaydı. Bu mümkün değildi. Kapıyı kapatmıştı. Ama koku sanki içerideydi. Ela gözlerini açtı. Karanlıkta tavana baktı. Bir süre daha direndi. Kendine mantıklı açıklamalar bulmaya çalıştı. Belki Selim Bey kapıyı açık unutmuştur, belki biri gelmiştir. Belki ve muhtemelen hiçbir şey yoktur.

Sonunda yataktan kalktı. Ayakları yere değdiğinde soğuğu hissetti, camı aralık bırakmıştı. Önce salondaki cama gitti, aralık bıraktığı camı kapatırken sokağa baktı, şehir uyuyordu. Ardından kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna koyduğunda kısa bir an durdu, bu geri dönüş noktasıydı. Dönmedi.

Kapıyı açtı.

Merdiven boşluğu karanlıktı, sessizlik daha yoğundu şimdi. Ela yavaşça aşağı inmeye başladı. Her adım, içindeki o gerilimi biraz daha sıkılaştırıyordu. Kafanda kuruyorsun dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Selim Bey bakkala giderken kapıyı aralık unutmuştur muhtemelen.

Alt kata ulaştığında gözlerini kaldırdı. Kapı hâlâ aralıktı, hiç değişmemişti. Ela birkaç adım yaklaştı. Boğazı kurumuştu.

“Selim Bey?” diye seslendi. Sesi beklediğinden daha ince çıktı.

Cevap gelmedi. Bir adım daha attı.

“Selim Bey, iyi misiniz?” Yine sessizlik.

Ela elini kapıya uzattı, ağır çelik kapıyı itti. Kapı ağır ağır açıldı. İçerideki karanlık, sanki dışarı doğru genişledi.

“Selim Bey?” diye seslenerek bir adım attı, cevap gelmeyeceğini anlamıştı. Bir adım daha ve sonra…

Gördü.

Zaman durdu, Ela olduğu yerde kaldı. Gözleri açıktı ama gördüğü şeyi algılayamıyordu.

Selim Bey yerde yatıyordu. Vücudu… Açılmıştı. Göğüs kafesi, insan bedenine ait olmaması gereken bir düzenle ikiye ayrılmıştı. Kan, halının üzerine yayılmıştı ama rastgele değil; sanki bir el onu yönlendirmiş, belli bir kompozisyon yaratmıştı.

Sadece baktı; kaçmadı bağırmadı. Hiçbir şey yapmadı. Belki saniyeler sürdü. Neden sonra geri çekildi, Nefes alamıyordu, boğulacak gibi oldu. Sonra gördü. Selim Bey’in avucunda duran kağıdı. Yaklaşmaması gerekiyordu. Ama yaklaştı. Tamamını göremiyordu ama kağıdın üzerinde bir çizim vardı. Yarı kadın, yarı yılan bir figür. Pullar, ince ince işlenmişti.

Şahmeran.

 İçinde bir şey kırıldı. Tekrar tekrar, avazı çıktığı kadar çığlık attı.

Salı, Eylül 23, 2025

251024 dönüş/veda

Gecenin artığı, sabaha devrolmuş solgun bir sessizlik. Dar sokaklardan taşan ekmek kokusu, uykusuz gözlerin üstüne örtülmüş bir perde gibi ağır. Çocuk adımlarının çekingenliğiyle yankılanan kaldırımlar, şehrin acımasız diliyle fısıldıyor: “burası sana ait değil.” 

Sabah, kendini unutturmak ister gibi ağır ağır doğuyor pencereden. Perdenin arasından süzülen ışık, geceden kalan fincanların, küllükteki izmaritlerin ama en çok yalanların üstüne düşüyor. Odada hâlâ sesinin, teninin hayaleti dolaşıyor. Her harfi sahte, her hücresi kirli.

Aynada yüzüm var, yabancı bir yüz. Gözleri artık bakmıyor. Durgun bir göl gibi sakin duran bakışlarımda, bıraktığın boşluk saklı. Aynadaki aks suya eğilen bir gölge gibi; dokununca dağılan, tutunca kaybolan; bir sis, bir gölge, bir yansıma.

Gün içeri sızıyor, saat ilerliyor, sokaktaki hayat alışkanlığına devam ediyor. Komşunun kapısı gıcırdıyor, arasından sabah telaşı akıyor. Kediler aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor. İçimde, her şey durmuş, kalbim kabullenemediği o gerçeğin ağında çırpınıyor.

Ben, senin hiç olmadığın birini sevmişim.

Yatakta hâlâ kokun var. Artık ait olmanın değil, ihanete bulanmış bir yabancılığın kokusu. sarılmak istesem, diken; koklamak istesem zehir.

Pencerelerin ardında durmayan sesler, pervazlardan sızıp dolmuş, içimden taşmış. Martılar çığlık çığlığa:

Yalan.

Pazar, Şubat 03, 2019

910220

parmaklarımı bir köz gibi yakan düğme. o gece pencerenin önünde bulduğum, unutulmuş düğme. hiç yaşanmamış balkon sohbetlerinden arda kalan, yanıma kalan, cebimde kalan küçük gri düğme. iki şeyi birbirine tutturan, bir yapan, bizi ayıran gri düğme.

7100

annemin teneke kutusu şıngır şıngır annemin masasının altında; düğme kutusu renk renk boy boy düğmeler teneke kutu şıngır şıngır rengarenk annemin odası, annemin karanlık odası dikiş iğneleri, düğmeler, renkli düğmeler, dönen düğmeler, kumaş düğmeler, plastik düğmeler, annemin karanlık odasında düğmeler, iğneler, kış geliyor, şıngır şıngır kış geliyor.

Çarşamba, Ekim 24, 2018

2510

Yazacak yerim, çalacak kapım olsaydı burada olmazdım. Burada olmaktan hoşlanmıyorum. Ama belli ki kafamdaki seslerin susacağı yok. Yazmam gerek, yazmazsın delireceğim. Yeniden aynı şeyleri yaşamaya gücüm yok. Kendime bakacak halim yok. Bir ayna olsaydım ve ben, kendime ayna olan kendimden bakabilseydim; catlardım.

Hatalı üretilmiş bir yapboz parçası gibiyim, ne bir şeyi tamamlayabiliyorum ne de tek basima bir anlam ifade edebiliyorum. Yok olup gitsem hiçbir şey değişmeyecek, muhtemelen farkedilmeyecek.

Pazartesi, Şubat 26, 2018

2702

sabahın erken saatleri, denize gölgesi yeten bir şehrin acı çığlıklarını anımsatan martı sesleri. sokakta kimi yılların alışkanlığına boyun eğmiş sakin, kimi  kavgasıyla güçlü yankılanan düzensiz ayak sesleri.

002081022072

Uykumdan bastıramadığım çığlığımın sesiyle uyandım. Gözlerimi açtığımda henüz güneş doğmamıştı. Ellerim istemsizce boynuma uzandı, boğazım acıyordu. O korkunç rüyayı tekrar görmeye başladığımı bilmek, bende tekrar tekrar çığlık atma isteği yaratıyordu. Koşabildiğim kadar uzağa koşmak ve bu korkunç halimden uzaklaşmak istiyordum. Bunun yerine yattığım yerden doğrulup gece baş ucuma bıraktığım bardağa uzandım. Su ısınmış, içimdeki ateşi bastıracağına daha fazla su isteğine sebep olmuştu. Pencereden sızan sarı ışığın altında odaya baktım. Uzun zamandır yatağımda uyuyamıyordum, salondaki bir kanepeyi yatak olarak kullanmaya alışmıştım. Yerimden kalktım, ayaklarım soğuk taşlara değdiğinde ürpersem de, bu bana kendimi iyi hissettirmişti. Bunun gerçek olup olmadığını sorguladım. Komik, sanki insan gerçeği bilebilirmiş gibi.

...