Sabah,
Ela için bir başlangıç değil, yarım kalmış bir gecenin devamı gibiydi.
Uyandığında bedeninin dinlenmiş olması gerekiyordu—ilaçların etkisi buydu—ama
zihni hâlâ kapanmamış bir kapı gibiydi; düşünceler giriyor, çıkıyor, ama hiçbir
zaman tamamen dağılmıyordu.
Yatağından
kalktığında ilk yaptığı şey durmak oldu. Gerçekten durmak. Çünkü bir anlığına
nerede olduğunu, hangi gün olduğunu ve hatta kim olduğunu bile zihninde yerine
oturtmak zorundaymış gibi hissetti. Bu, unutkanlıktan değil; zihnin kendini
koruma refleksinden doğan kısa ama derin bir kopuştu.
Sonra
her şey geri geldi. Apartman. Kapı. Ceset. Ve o koku.
Ela
gözlerini kapattı. Koku yoktu. Ama yokluğu bile bir varlık gibi hissediliyordu.
Neredeyse
iki gündür uyuyordu, olaydan bu yana. İş yerinden izin almıştı ama izni bu
sabah bitiyordu. Yataktan çıkmalı, artık gerçek hayatla yüzleşmeliydi.
Levent’e
doğru yola çıktığında şehir, onun yaşadıklarından tamamen habersiz akıyordu.
İnsanlar aceleyle yürüyor, araçlar sabırsızlıkla ilerliyordu, gökyüzü hala
griydi. Ama bu gri, Ela’nın içindeki ağırlığın yanında neredeyse hafif
kalıyordu.
Plazanın
önüne geldiğinde cam cephe sabah ışığını soğuk bir şekilde yansıtıyordu. Bina,
içeride çalışan yüzlerce insanın hayatını steril bir düzene sokmak için inşa
edilmiş gibiydi. Ela içeri girdi, kartını okuttu, turnikelerden geçti. Her şey
olması gerektiği gibiydi. O hariç.
Ofise
adım attığında klavyelerin sesi, telefon konuşmaları ve düşük sesli sohbetler
birbirine karışmıştı. Normalde bir arka plan gürültüsü olan bu sesler, bugün
her biri ayrı ayrı zihnine batıyordu. Masasına yürüdü, çantasını bıraktı,
oturdu. Ve bir an ne yapacağını bilemedi.
“Ela?”
Başını kaldırdı. Karşısında Duygu vardı.
“Ela
inanamıyorum neden tekrar telefonlarımı açmadın,” dedi Duygu, sesi hem alçak
hem de heyecanlıydı. İşe gelmediği ilk sabah Duygu onu merak edip aramış Ela
karakolda olduğunu söyleyip durumu özet geçmişti ama bu özet Duygu’ya yetmedi,
aynı gün ve sonrasında tekrar tekrar detayları duymak için aramıştı. Duygu
böyleydi, heyecanlı, ani kararlar veren, genellikle düşünmeden konuşan biri.
Yine de kimsenin kalbini kırmaz, herkese yardım etmeye çalışırdı İyi niyetli
oluşu dilindeki ayarsızlık kusrunu örtüyordu. “İyi misin?” dedi cevap vermesini
beklemeden. Ela kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. “İyiyim.”
Bu
kelime artık otomatikleşmişti.
Ahmetin
masasına yaklaştığını gördü, onun sesi daha sakindi. “İyi görünmüyorsun,” dedi.
Ela omuz silkti. “Normal. Her gün komşum öldürülmüyor” Ahmet kısa bir an
düşündü. “Bence bu rastgele bir şey değil,” dedi. “Duygunun anlattığı kadarıyla
tarikat işi olabilirmiş ya da Amerikan filmlerindeki gibi bir seri katil.
Planlı gibi görünüyor”
Ela’nın
kalbi hızlandı. Ama Ahmet’in sözleri ona değil, olaya dair bir yorumdu. Yine de
zihninde yankılandı: planlı. Ela abartmamalarını söyleyerek konuyu
kapamaya çalışırken Selim yanlarına geldi. Bir yıldır beraber çalıştığı Selim
genelde onu neşelendirirdi. Kendisinden sadece 2 yaş küçük olmasına ragmen bitmek
bilmez bir enerjisi ve her zaman gülen bir yüzü vardı. Ofis o olmasa çekilmez
diye düşünürdü Ela. Bugün Selimin yüzünde gerçek bir endişe vardı. “İstersen
yalnız kalmak istemezsen… ben kalabilirim yanında.” Ela bu teklife hazırlıklı
değildi. “Gerek yok,” dedi sonunda. Zoraki gülümsedi “İyiyim.”
Ama
bu “iyiyim”, bir kapanıştı.
Konuşmalar
dağıldı, herkes masasına döndü. Ama Ela için hiçbir şey bitmedi. Bilgisayar
ekranına bakarken gördüğü şey sayılar değil, kesilerdi. Düzenlerdi. Ve bir
cümle: “İhanet, bedenin zehridir.”
Ela’nın
zihninde bir düşünce belirdi. Polisler bu işi çözecek miydi? Belki. Ama ya
çözemezlerse?
Ela
derin bir nefes aldı. Bu düşünce mantıklı değildi. Ama güçlüydü. Ve geri
çekilmedi.
Öğleden
sonra telefonu çaldı. “Ela Hanım?” Komiser Cemal’in sesi. “Sizinle tekrar
görüşmemiz gerekiyor. İfadenizde bizim için önemli olabilecek bazı noktalar
var.”
Ela’nın
kalbi hızlandı. “Ne zaman?” “Bugün mümkün mü?”
Ela
etrafına baktı. Plaza. İnsanlar. Güvenli görünen düzen. Ve içindeki
huzursuzluk. “Olur,” dedi.