Karakol binası dışarıdan bakıldığında herhangi bir devlet dairesine benziyordu; gri, ruhsuz, insanın içine girdiği anda sesini alçaltmasına neden olan türden bir bina. Ama Ela içeri adım attığında hissettiği şey resmiyetten çok başka bir şeydi. Sanki burada yalnızca ifadeler değil, korkular da kayda geçiriliyordu.
Koridorda ilerlerken ayakkabılarının sesi zeminde yankılanıyordu. Duvarlarda solmuş duyurular, alttaki sökülmek için uğraşılmamış üst üste yapıştırılmış afişler vardı. Çay kokusu, eski dosya kağıtlarının nemli kokusuna karışıyor, bir odadan daktilo gibi tıkırdayan klavye sesleri geliyor, başka bir odada göremediği biri boğuk bir öfkeyle konuşuyordu. Karakolların kendine ait bir zamanı vardı; dışarıdaki hayat akarken burada her şey biraz daha ağır ilerliyordu.
Ela bekleme alanındaki plastik sandalyelerden birine oturduğunda ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdiğini fark etti. Parmakları soğuktu. Son birkaç gündür bedeninin kendisine ait olmadığını hissediyordu zaten. Uyuyor ama bir türlü dinlenmiyor, insanlarla konuşuyor ama sanki söylediklerini gerçekten duymuyordu. Her şeyin üzerinde ince bir sis var gibiydi.
Karşı duvardaki saate baktı.
Saniye ibresi ilerliyordu ama ona göre zaman hala o gecede durmuştu.
“Ela Hanım?”
Başını kaldırdığında Komiser Cemal’i gördü.
Adam ilk gördüğü günkü gibiydi; kırklı yaşlarının sonunda, yüzüne yerleşen yorgunluğu taşımayı öğrenmiş adamlardan biri. Ne tamamen sert görünüyordu, ne de güven veriyordu. Filmlerdeki iyi polis-kötü polis sahnelerini düşündü, Cemal Komiser iyi polisi oynayamamalı diye geçirdi içinden. İnsan onun yanında farkında olmadan daha dikkatli konuşmak istiyordu.
Ela ayağa kalktı ve onun takip etti.
Oda küçüktü. Pencerenin dışındaki gri gökyüzü içeriyi daha da solgun gösteriyordu. Masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı dosyaların kenarlarını aydınlatıyor, odanın geri kalanını gölgede bırakıyordu. Cemal oturduktan sonra önündeki klasörü açtı ama hemen konuşmadı. Sanki Ela’yı izliyordu
Ela otururken sandalyenin metal ayağı zeminde hafifçe sürtündü. Ses gereğinden fazla yüksek geldi.
“Nasıl hissediyorsunuz?”
Ela neredeyse gülecekti.
Polislerin insanlara bunu gerçekten sorması ona tuhaf gelmişti hep.
“İyiyim.”
Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Cemal kalemini çevirdi. “Olaydan sonra iki gün işe gitmemişsiniz.”
“Normal değil mi?”
“Normal.” Kısa bir duraksama. “Ama bazı şeyleri tekrar konuşmamız gerekiyor.”
Ela başını salladı.
“Bazen ilk ifadelerden sonra bazı ayrıntıları yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.” dedi sakin bir sesle
Ela başını hafifçe salladı.
“Anlıyorum.”
Aslında anlamıyordu. Ama insanlar böyle anlarda genellikle bunu söylerdi.
Komiser birkaç saniye dosyaya baktıktan sonra konuştu.
“Komşunuz hakkında çok şey öğrenmeye başladık.”
Ela istemsizce gerildi.
Adamın yüzü gözünün önüne geldi. Her zaman düzgün giyinen, apartmanda karşılaşınca kibarca gülümseyen o adam. Karısı öldükten sonra bir süre tamamen sessizleşmişti. Ela bazen onu balkonda sigara içerken görürdü; yüzünde insanın bakınca tarif edemediği türden boş bir ifade olurdu.
Sonra zaman geçmişti.
Ve bazı şeyler değişmişti.
“Kanser süreci zormuş,” dedi Cemal. “Karısını kaybettikten sonra çevresiyle bağını koparmış bir süre.”
Ela sessiz kaldı.
Komiser devam etti.
“Ama son aylarda farklı ilişkileri olduğu söyleniyor.”
Bu cümle odadaki havayı görünmez şekilde değiştirdi.
Ela bunu hissetti.
İçinde bir yere küçük bir taş düşmüş gibi oldu.
“Bana neden bunları anlatıyorsunuz?” diye sordu sonunda.
Cemal kalemini yavaşça çevirdi.
“Çünkü apartmanda yaşayan insanlar bazen sandığımızdan daha fazla şey görür.”
Ela bakışlarını kaçırdı.
Zihninde bir görüntü belirdi.
Adamı bir gece apartmanın önünde görmüştü. Yanında genç bir kadın vardı. Kadın gülerken adam eğilmiş, kulağına bir şey söylemişti. O an yüzündeki ifade Ela’nın garibine gitmişti.
Çünkü birkaç ay önce aynı adamı hastane koridorunda görmüştü.
Karısının serum torbasını taşırken ağlıyordu.
İnsanlar bu kadar hızlı değişebilir miydi?
Yoksa hep böyle miydiler?
“Eşinin ölümünden kısa süre sonra biriyle birlikte olmaya başlaması apartmanda konuşulmuş,” dedi Cemal. “Siz hiç dikkat ettiniz mi?”
Ela’nın boğazı kurudu.
“Neye?”
“Davranışlarına.”
Ela cevap vermedi hemen.
Çünkü zihninin içinde başka bir şey hareket etmişti.
Bir anı.
Mutfaktan gelen ışık.
Bir kadın sesi.
Çok kısık ama kırılmış bir ses.
“Ben ölürken bile mi?”
Ela gözlerini kırptı.
Görüntü kayboldu.
Kalbi hızlanmıştı.
Cemal bunu fark etmiş gibiydi ama yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı.
“İyi misiniz?”
Ela hemen toparlandı.
“Evet. Sadece… Yoruldum.”
Bu kez yalan söylediğini daha net hissetti.
Komiser dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Adamın dairesi. Olay yeri ekiplerinin çektiği görüntülerden biri.
Ela bakmamaya çalıştı ama gözleri istemsizce alttaki fotoğrafa kaydı.
Bir şekil vardı, ölü adamın elindeki buruşmuş kağıt
Kanla çizilmiş gibi parlak, ince, kıvrımlı bir iz.
İlk bakışta rastgele görünüyordu. Ama değildi.
Ela’nın midesi aniden kasıldı.
Çünkü şeklin neye benzediğini biliyordu.
Bir yılanın kıvrılan gövdesine.
Şahmeran.
Çocukken anneannesinin anlattığı hikâyeyi hatırladı aniden. Yeraltında yaşayan yarı kadın yarı yılan varlığı. İnsanlara bilgeliği öğreten ama sonunda sevdiği insan tarafından ihanete uğrayıp öldürülen Şahmeran’ı.
“İhanet,” derdi anneannesi bazen, “İnsanın içindeki en eski zehirdir.”
Ela o cümleyi neden şimdi hatırladığını bilmiyordu.
Ama odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Cemal fotoğrafı geri çekti.
“Olay yerinde bunu görünce biraz şaşırdık,” dedi. “Bilinçli yapılmış gibi duruyor.”
Ela dudaklarını araladı ama konuşamadı.
Çünkü tam o anda zihninin en karanlık yerinde küçücük bir his kıpırdadı.
Tanıdık bir his.
Sanki o şekli daha önce görmüş gibi.
Ela nefesini tuttu.
Hayır.
Bu düşünce o kadar saçmaydı ki zihni onu anında geri itti.
Komiser ayağa kalktı. “Bugünlük bu kadar.”
Ela da kalktı ama kapıya yönelirken bir an dengesini kaybeder gibi oldu. Son günlerde sık sık oluyordu bu. Sanki zihniyle bedeni arasında ince bir gecikme vardı.
Kapıyı açarken Cemal’in sesi yeniden duyuldu.
“Ela Hanım.”
Döndü.
Komiser masasının yanında durmuş ona bakıyordu. Yüzünde okunamayan bir ifade vardı.
“Bazen insanlar sandıklarından daha fazla şey hatırlar,” dedi sakin bir sesle. “Sadece doğru yere bakmaları gerekir.”
Ela birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra başını hafifçe sallayıp odadan çıktı.
Ama koridorda yürürken, ilk kez gerçekten korktuğunu hissetti.
Katilden değil.
Zihninin içinde sessizce dolaşan o fikirlerden.