Ela Levent’teki cam binanın 24. Katındaki excel tablolarından, o sonu gelmez ‘’verimlilik’’ raporlarından, çevik çalışma ‘’ritüelleri’’nden nefret ediyordu. Saat yediye yaklaşırken ofisten çıktı. Asansörde herkesin yüzü aynıydı: yorgun, ifadesiz ve birbirine değmeden var olmaya çalışan insanlar. Ela, kendi yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinin altındaki hafif morlukları fark etti ama önemsemedi. Bir süredir hiçbir şeyi önemsemiyordu zaten.
Şişhane metrosundan
indiğinde, üzerine çöken rutubet kokusunu seviyordu. Beyoğlu'nun o kendine has
kirli, yaşlı ve gizemli kokusu. Onun için Beyoğlu hiçbir zaman sadece bir semt
olmamıştı.Gündüzleri, Levent’teki cam duvarlı hapishanenin steril ışığından
kaçıp sığındığı bir kaçış noktası, geceleri ise zihninin içinde büyüyen
uğultunun yankılandığı bir labirent.
Şişhane metronun merdivenlerini tırmanırken ensesinde bir soğukluk hissetti. Dönüp bakmadı, ama
uğursuz bir çift gözün kendisini takip ettiği hissine kapıldı. Yorgun ve
uykusuzum diye geçirdi içinden. Yağmur, İstanbul’un üzerine yağmıyor; şehri
kirli, gri bir tül gibi sarıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Apartmanın
girişindeki ağır demir kapıyı her zamanki gibi zorlanarak açtı. Cihangir ile Çukurcuma arasında kalmış; yüksek tavanlı, merdivenleri her adımda feryat
eden bir binada yaşıyordu.
Daha merdivenlere adımını
atmadan önce, kokuyu aldı. Lavanta. Ama bu, hatırladığı hiçbir lavantaya benzemiyordu.
Ne çocukluğundaki sabun kokusu ne de bir parfümün zarif
dokunuşu. Bu koku ağırdı, yoğun ve neredeyse kasıtlıydı; sanki bir şeyin
üstünü örtmek için değil, tam tersine, bir şeyi ilan etmek için oradaydı.
Burnuna dolan yalnızca bir koku değil, bir duygu taşıyordu; huzursuz edici ve tuhaf bir şekilde tanıdık. Merdivenleri çıktıkça yoğunlaşıp
değişen yapış yapış, ağırlaşan bir koku. Beşinci kata ulaştığında, ki kendisi
hemen bir üst kattaydı, hem çıktığı merdivenlerden hem de kokunun ağırlığından
başı döner gibi oldu, durdu. Komşusu Selim Bey’in kapısı aralıktı, kokunun
kaynağının burası olduğundan emindi. Midesi ağzına geldi. Selim Bey; 30 yıldır
bu binada oturan, zavallı merhum karısı hayattayken, onu her fırsatta aldatan,
mahallenin "beyefendi" maskeli, ruhu çürük adamı.
Ela kapıya baktı. Kapı, tam
kapanmamıştı; içeriye doğru hafifçe açık duruyor, karanlık bir boşluk gibi
sessizce bekliyordu. İçeriden ışık sızmıyordu. Hiçbir ses yoktu. Ela bir an
durdu. Kalbi hızlandı, ama bu hızlanma panikten çok bir uyarı gibiydi; zihninin
bir köşesi ona “bakma” diyordu, diğer köşesi ise çoktan bakmaya başlamıştı
bile. “Üstüme vazife değil,” diye mırıldandı, sesi merdiven boşluğunda tuhaf
bir şekilde yankılandı.
Döndü. Üst kata, kendi
kapısına yürüdü, anahtarı kilide yerleştirdi, içeri girdi ve kapıyı
kapattı. Kilit sesi, o an için dünyayı ikiye böldü: dışarısı ve içerisi.
Ela içerideydi.
Evinin içi her zamanki
gibiydi; düzenli, sessiz. Eşyalar yerli yerindeydi, hiçbir şey eksik ya da
fazla değildi. Ama buna rağmen ev, o gece farklı geliyordu. Havadan diye düşündü,
sanki duvarlar biraz daha daralmış, hava biraz daha ağırlaşmıştı. Çantasını
bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Evi havalandırmak için salondaki camı hafif
aralayıp banyoya girdi.
Musluğu açtığında suyun
sesi, zihnindeki uğultuyu bastırmak ister gibi yükseldi. Sıcak su omuzlarından
aşağı süzülürken gözlerini kapattı. Normalde bu an, günün ağırlığını üzerinden
attığı andı. Ama o gece su, onu rahatlatmadı; aksine, düşüncelerini daha
belirgin hale getirdi. Lavanta kokusu, aralık kapı, sessizlik.
Ela gözlerini açtı.
“Üstüme vazife değil,” dedi
tekrar, bu kez daha sert bir tonla, sanki kendi içinde birine karşı çıkıyormuş
gibi. Duştan çıktı, havluyla saçlarını kuruladı, yatağa gitti. Işığı
kapattı ve uzandı.
Uyumaya çalıştı ama uyku, o
gece ona gelmedi. Daha doğrusu, gelip gelmediğinden emin olamadı. Bir süre
sonra bedeninin ağırlaştığını hissetti, ama zihni açık kalmış gibiydi. Gözleri
kapalıydı, ama sanki karanlığın içinde görüntüler dolaşıyordu. Zaman
parçalanmış gibiydi; birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi, bunu ayırt
edemiyordu. Bir ara, gerçekten uyuduğunu düşündü ama hemen ardından, aslında
hiç uyumamış olabileceği hissi geldi. Yatakta döndü, yastığı düzeltti tekrar
döndü. Kalbi yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Lavanta kokusu hala burnundaydı. Bu
mümkün değildi. Kapıyı kapatmıştı. Ama koku sanki içerideydi. Ela gözlerini
açtı. Karanlıkta tavana baktı. Bir süre daha direndi. Kendine mantıklı
açıklamalar bulmaya çalıştı. Belki Selim Bey kapıyı açık unutmuştur, belki biri
gelmiştir. Belki ve muhtemelen hiçbir şey yoktur.
Sonunda yataktan
kalktı. Ayakları yere değdiğinde soğuğu hissetti, camı aralık bırakmıştı.
Önce salondaki cama gitti, aralık bıraktığı camı kapatırken sokağa baktı, şehir
uyuyordu. Ardından kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna koyduğunda kısa bir
an durdu, bu geri dönüş noktasıydı. Dönmedi.
Kapıyı açtı.
Merdiven
boşluğu karanlıktı, sessizlik daha yoğundu şimdi. Ela yavaşça aşağı inmeye
başladı. Her adım, içindeki o gerilimi biraz daha sıkılaştırıyordu. Kafanda
kuruyorsun dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Selim Bey bakkala
giderken kapıyı aralık unutmuştur muhtemelen.
Alt kata ulaştığında
gözlerini kaldırdı. Kapı hâlâ aralıktı, hiç değişmemişti. Ela birkaç adım
yaklaştı. Boğazı kurumuştu.
“Selim Bey?” diye seslendi.
Sesi beklediğinden daha ince çıktı.
Cevap gelmedi. Bir adım
daha attı.
“Selim Bey, iyi misiniz?” Yine
sessizlik.
Ela elini kapıya uzattı,
ağır çelik kapıyı itti. Kapı ağır ağır açıldı. İçerideki karanlık, sanki dışarı
doğru genişledi.
“Selim Bey?” diye
seslenerek bir adım attı, cevap gelmeyeceğini anlamıştı. Bir adım daha ve sonra…
Gördü.
Zaman durdu, Ela olduğu
yerde kaldı. Gözleri açıktı ama gördüğü şeyi algılayamıyordu.
Selim Bey yerde yatıyordu. Vücudu…
Açılmıştı. Göğüs kafesi, insan bedenine ait olmaması gereken bir düzenle ikiye
ayrılmıştı. Kan, halının üzerine yayılmıştı ama rastgele değil; sanki bir el
onu yönlendirmiş, belli bir kompozisyon yaratmıştı.
Sadece baktı; kaçmadı
bağırmadı. Hiçbir şey yapmadı. Belki saniyeler sürdü. Neden sonra geri çekildi,
Nefes alamıyordu, boğulacak gibi oldu. Sonra gördü. Selim Bey’in avucunda duran
kağıdı. Yaklaşmaması gerekiyordu. Ama yaklaştı. Tamamını göremiyordu ama kağıdın
üzerinde bir çizim vardı. Yarı kadın, yarı yılan bir figür. Pullar, ince ince
işlenmişti.
Şahmeran.
İçinde bir şey kırıldı. Tekrar tekrar, avazı
çıktığı kadar çığlık attı.