Pazar, Nisan 19, 2026

BÖLÜM 1

Ela Levent’teki cam binanın 24. Katındaki excel tablolarından, o sonu gelmez ‘’verimlilik’’ raporlarından, çevik çalışma ‘’ritüelleri’’nden nefret ediyordu. Saat yediye yaklaşırken ofisten çıktı. Asansörde herkesin yüzü aynıydı: yorgun, ifadesiz ve birbirine değmeden var olmaya çalışan insanlar. Ela, kendi yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinin altındaki hafif morlukları fark etti ama önemsemedi. Bir süredir hiçbir şeyi önemsemiyordu zaten.

Şişhane metrosundan indiğinde, üzerine çöken rutubet kokusunu seviyordu. Beyoğlu'nun o kendine has kirli, yaşlı ve gizemli kokusu. Onun için Beyoğlu hiçbir zaman sadece bir semt olmamıştı.Gündüzleri, Levent’teki cam duvarlı hapishanenin steril ışığından kaçıp sığındığı bir kaçış noktası, geceleri ise zihninin içinde büyüyen uğultunun yankılandığı bir labirent.

Şişhane metronun merdivenlerini tırmanırken ensesinde bir soğukluk hissetti. Dönüp bakmadı, ama uğursuz bir çift gözün kendisini takip ettiği hissine kapıldı. Yorgun ve uykusuzum diye geçirdi içinden. Yağmur, İstanbul’un üzerine yağmıyor; şehri kirli, gri bir tül gibi sarıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. ​Apartmanın girişindeki ağır demir kapıyı her zamanki gibi zorlanarak açtı. Cihangir ile Çukurcuma arasında kalmış; yüksek tavanlı, merdivenleri her adımda feryat eden bir binada yaşıyordu.

Daha merdivenlere adımını atmadan önce, kokuyu aldı. Lavanta. Ama bu, hatırladığı hiçbir lavantaya benzemiyordu. Ne çocukluğundaki sabun kokusu ne de bir parfümün zarif dokunuşu. Bu koku ağırdı, yoğun ve neredeyse kasıtlıydı; sanki bir şeyin üstünü örtmek için değil, tam tersine, bir şeyi ilan etmek için oradaydı. Burnuna dolan yalnızca bir koku değil, bir duygu taşıyordu; huzursuz edici ve tuhaf bir şekilde tanıdık. Merdivenleri çıktıkça yoğunlaşıp değişen yapış yapış, ağırlaşan bir koku. Beşinci kata ulaştığında, ki kendisi hemen bir üst kattaydı, hem çıktığı merdivenlerden hem de kokunun ağırlığından başı döner gibi oldu, durdu. Komşusu Selim Bey’in kapısı aralıktı, kokunun kaynağının burası olduğundan emindi. Midesi ağzına geldi. Selim Bey; 30 yıldır bu binada oturan, zavallı merhum karısı hayattayken, onu her fırsatta aldatan, mahallenin "beyefendi" maskeli, ruhu çürük adamı.

Ela kapıya baktı. Kapı, tam kapanmamıştı; içeriye doğru hafifçe açık duruyor, karanlık bir boşluk gibi sessizce bekliyordu. İçeriden ışık sızmıyordu. Hiçbir ses yoktu. Ela bir an durdu. Kalbi hızlandı, ama bu hızlanma panikten çok bir uyarı gibiydi; zihninin bir köşesi ona “bakma” diyordu, diğer köşesi ise çoktan bakmaya başlamıştı bile. “Üstüme vazife değil,” diye mırıldandı, sesi merdiven boşluğunda tuhaf bir şekilde yankılandı. 

Döndü. Üst kata, kendi kapısına yürüdü, anahtarı kilide yerleştirdi, içeri girdi ve kapıyı kapattı. Kilit sesi, o an için dünyayı ikiye böldü: dışarısı ve içerisi. Ela içerideydi.

Evinin içi her zamanki gibiydi; düzenli, sessiz. Eşyalar yerli yerindeydi, hiçbir şey eksik ya da fazla değildi. Ama buna rağmen ev, o gece farklı geliyordu. Havadan diye düşündü, sanki duvarlar biraz daha daralmış, hava biraz daha ağırlaşmıştı. Çantasını bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Evi havalandırmak için salondaki camı hafif aralayıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında suyun sesi, zihnindeki uğultuyu bastırmak ister gibi yükseldi. Sıcak su omuzlarından aşağı süzülürken gözlerini kapattı. Normalde bu an, günün ağırlığını üzerinden attığı andı. Ama o gece su, onu rahatlatmadı; aksine, düşüncelerini daha belirgin hale getirdi. Lavanta kokusu, aralık kapı, sessizlik.

Ela gözlerini açtı.

“Üstüme vazife değil,” dedi tekrar, bu kez daha sert bir tonla, sanki kendi içinde birine karşı çıkıyormuş gibi. Duştan çıktı, havluyla saçlarını kuruladı, yatağa gitti. Işığı kapattı ve uzandı.

Uyumaya çalıştı ama uyku, o gece ona gelmedi. Daha doğrusu, gelip gelmediğinden emin olamadı. Bir süre sonra bedeninin ağırlaştığını hissetti, ama zihni açık kalmış gibiydi. Gözleri kapalıydı, ama sanki karanlığın içinde görüntüler dolaşıyordu. Zaman parçalanmış gibiydi; birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi, bunu ayırt edemiyordu. Bir ara, gerçekten uyuduğunu düşündü ama hemen ardından, aslında hiç uyumamış olabileceği hissi geldi. Yatakta döndü, yastığı düzeltti tekrar döndü. Kalbi yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Lavanta kokusu hala burnundaydı. Bu mümkün değildi. Kapıyı kapatmıştı. Ama koku sanki içerideydi. Ela gözlerini açtı. Karanlıkta tavana baktı. Bir süre daha direndi. Kendine mantıklı açıklamalar bulmaya çalıştı. Belki Selim Bey kapıyı açık unutmuştur, belki biri gelmiştir. Belki ve muhtemelen hiçbir şey yoktur.

Sonunda yataktan kalktı. Ayakları yere değdiğinde soğuğu hissetti, camı aralık bırakmıştı. Önce salondaki cama gitti, aralık bıraktığı camı kapatırken sokağa baktı, şehir uyuyordu. Ardından kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna koyduğunda kısa bir an durdu, bu geri dönüş noktasıydı. Dönmedi.

Kapıyı açtı.

Merdiven boşluğu karanlıktı, sessizlik daha yoğundu şimdi. Ela yavaşça aşağı inmeye başladı. Her adım, içindeki o gerilimi biraz daha sıkılaştırıyordu. Kafanda kuruyorsun dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Selim Bey bakkala giderken kapıyı aralık unutmuştur muhtemelen.

Alt kata ulaştığında gözlerini kaldırdı. Kapı hâlâ aralıktı, hiç değişmemişti. Ela birkaç adım yaklaştı. Boğazı kurumuştu.

“Selim Bey?” diye seslendi. Sesi beklediğinden daha ince çıktı.

Cevap gelmedi. Bir adım daha attı.

“Selim Bey, iyi misiniz?” Yine sessizlik.

Ela elini kapıya uzattı, ağır çelik kapıyı itti. Kapı ağır ağır açıldı. İçerideki karanlık, sanki dışarı doğru genişledi.

“Selim Bey?” diye seslenerek bir adım attı, cevap gelmeyeceğini anlamıştı. Bir adım daha ve sonra…

Gördü.

Zaman durdu, Ela olduğu yerde kaldı. Gözleri açıktı ama gördüğü şeyi algılayamıyordu.

Selim Bey yerde yatıyordu. Vücudu… Açılmıştı. Göğüs kafesi, insan bedenine ait olmaması gereken bir düzenle ikiye ayrılmıştı. Kan, halının üzerine yayılmıştı ama rastgele değil; sanki bir el onu yönlendirmiş, belli bir kompozisyon yaratmıştı.

Sadece baktı; kaçmadı bağırmadı. Hiçbir şey yapmadı. Belki saniyeler sürdü. Neden sonra geri çekildi, Nefes alamıyordu, boğulacak gibi oldu. Sonra gördü. Selim Bey’in avucunda duran kağıdı. Yaklaşmaması gerekiyordu. Ama yaklaştı. Tamamını göremiyordu ama kağıdın üzerinde bir çizim vardı. Yarı kadın, yarı yılan bir figür. Pullar, ince ince işlenmişti.

Şahmeran.

 İçinde bir şey kırıldı. Tekrar tekrar, avazı çıktığı kadar çığlık attı.