Pazar, Nisan 19, 2026

BÖLÜM 4


Sabah, Ela için bir başlangıç değil, yarım kalmış bir gecenin devamı gibiydi. Uyandığında bedeninin dinlenmiş olması gerekiyordu—ilaçların etkisi buydu—ama zihni hâlâ kapanmamış bir kapı gibiydi; düşünceler giriyor, çıkıyor, ama hiçbir zaman tamamen dağılmıyordu.

Yatağından kalktığında ilk yaptığı şey durmak oldu. Gerçekten durmak. Çünkü bir anlığına nerede olduğunu, hangi gün olduğunu ve hatta kim olduğunu bile zihninde yerine oturtmak zorundaymış gibi hissetti. Bu, unutkanlıktan değil; zihnin kendini koruma refleksinden doğan kısa ama derin bir kopuştu.

Sonra her şey geri geldi. Apartman. Kapı. Ceset. Ve o koku.

Ela gözlerini kapattı. Koku yoktu. Ama yokluğu bile bir varlık gibi hissediliyordu.

Neredeyse iki gündür uyuyordu, olaydan bu yana. İş yerinden izin almıştı ama izni bu sabah bitiyordu. Yataktan çıkmalı, artık gerçek hayatla yüzleşmeliydi.

Levent’e doğru yola çıktığında şehir, onun yaşadıklarından tamamen habersiz akıyordu. İnsanlar aceleyle yürüyor, araçlar sabırsızlıkla ilerliyordu, gökyüzü hala griydi. Ama bu gri, Ela’nın içindeki ağırlığın yanında neredeyse hafif kalıyordu.

Plazanın önüne geldiğinde cam cephe sabah ışığını soğuk bir şekilde yansıtıyordu. Bina, içeride çalışan yüzlerce insanın hayatını steril bir düzene sokmak için inşa edilmiş gibiydi. Ela içeri girdi, kartını okuttu, turnikelerden geçti. Her şey olması gerektiği gibiydi. O hariç.

Ofise adım attığında klavyelerin sesi, telefon konuşmaları ve düşük sesli sohbetler birbirine karışmıştı. Normalde bir arka plan gürültüsü olan bu sesler, bugün her biri ayrı ayrı zihnine batıyordu. Masasına yürüdü, çantasını bıraktı, oturdu. Ve bir an ne yapacağını bilemedi.

“Ela?” Başını kaldırdı. Karşısında Duygu vardı.

“Ela inanamıyorum neden tekrar telefonlarımı açmadın,” dedi Duygu, sesi hem alçak hem de heyecanlıydı. İşe gelmediği ilk sabah Duygu onu merak edip aramış Ela karakolda olduğunu söyleyip durumu özet geçmişti ama bu özet Duygu’ya yetmedi, aynı gün ve sonrasında tekrar tekrar detayları duymak için aramıştı. Duygu böyleydi, heyecanlı, ani kararlar veren, genellikle düşünmeden konuşan biri. Yine de kimsenin kalbini kırmaz, herkese yardım etmeye çalışırdı İyi niyetli oluşu dilindeki ayarsızlık kusrunu örtüyordu. “İyi misin?” dedi cevap vermesini beklemeden. Ela kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. “İyiyim.”

Bu kelime artık otomatikleşmişti.

Ahmetin masasına yaklaştığını gördü, onun sesi daha sakindi. “İyi görünmüyorsun,” dedi. Ela omuz silkti. “Normal. Her gün komşum öldürülmüyor” Ahmet kısa bir an düşündü. “Bence bu rastgele bir şey değil,” dedi. “Duygunun anlattığı kadarıyla tarikat işi olabilirmiş ya da Amerikan filmlerindeki gibi bir seri katil. Planlı gibi görünüyor”

Ela’nın kalbi hızlandı. Ama Ahmet’in sözleri ona değil, olaya dair bir yorumdu. Yine de zihninde yankılandı: planlı. Ela abartmamalarını söyleyerek konuyu kapamaya çalışırken Selim yanlarına geldi. Bir yıldır beraber çalıştığı Selim genelde onu neşelendirirdi. Kendisinden sadece 2 yaş küçük olmasına ragmen bitmek bilmez bir enerjisi ve her zaman gülen bir yüzü vardı. Ofis o olmasa çekilmez diye düşünürdü Ela. Bugün Selimin yüzünde gerçek bir endişe vardı. “İstersen yalnız kalmak istemezsen… ben kalabilirim yanında.” Ela bu teklife hazırlıklı değildi. “Gerek yok,” dedi sonunda. Zoraki gülümsedi “İyiyim.”

Ama bu “iyiyim”, bir kapanıştı.

Konuşmalar dağıldı, herkes masasına döndü. Ama Ela için hiçbir şey bitmedi. Bilgisayar ekranına bakarken gördüğü şey sayılar değil, kesilerdi. Düzenlerdi. Ve bir cümle: “İhanet, bedenin zehridir.”

Ela’nın zihninde bir düşünce belirdi. Polisler bu işi çözecek miydi? Belki. Ama ya çözemezlerse?

Ela derin bir nefes aldı. Bu düşünce mantıklı değildi. Ama güçlüydü. Ve geri çekilmedi.

Öğleden sonra telefonu çaldı. “Ela Hanım?” Komiser Cemal’in sesi. “Sizinle tekrar görüşmemiz gerekiyor. İfadenizde bizim için önemli olabilecek bazı noktalar var.”

Ela’nın kalbi hızlandı. “Ne zaman?” “Bugün mümkün mü?”

Ela etrafına baktı. Plaza. İnsanlar. Güvenli görünen düzen. Ve içindeki huzursuzluk. “Olur,” dedi.