Pazar, Nisan 19, 2026

BÖLÜM 2

 

Sonraki birkaç dakika, Ela’nın zihninde birbirine karışmış, kesik kesik görüntüler halinde kaldı. Zaman, o anın ağırlığını taşıyamıyor, parçalanıyor, hızlanıyor ve anlamını yitiriyordu. Çığlığı apartmanın boşluğunda yankılanırken kapılar birer birer açıldı. Önce alt kattan tereddütlü adımlar duyuldu, ardından bir kapı gıcırtısı, sonra bir başkası… İnsanlar gecenin o saatinde, henüz ne olduğunu bilmeden ama geri dönülmez bir şeyin yaşandığını hissederek koridora çıktılar. Yüzlerinde uykunun kalıntılarıyla karışmış bir tedirginlik vardı; kimse yaklaşmak istemiyor, ama kimse de kapısını kapatıp geri çekilemiyordu.

“Ne oldu?” diye fısıldadı biri. Ela cevap veremedi. Ağzı açıktı, ama sesi çoktan tükenmişti.

Bir kadın Selim Bey’in kapısına doğru birkaç adım attı, ardından ellerini ağzına götürüp geri çekildi. Çığlık artık tek bir kişiden çıkmıyor, apartmanın içine yayılan, birbirine eklenen bir uğultuya dönüşüyordu.

“Polisi arayın!” “Ambulans!” “Allah’ım…”

Sözler yarım kalıyor, cümleler tamamlanamıyordu; çünkü bu manzarayı tanımlayacak bir kelime yoktu.

Ela hala kapının eşiğinde duruyordu. Ne içeri giriyor ne de tamamen dışarı çıkabiliyordu; sanki o anın tam ortasında donmuş, iki dünya arasında asılı kalmıştı. Gözleri Selim Bey’in bedeninden ayrılmıyor, ama aynı zamanda gerçekten baktığına da inanmıyordu.

Sireni ilk duyduğunda bunun gerçek olup olmadığını anlayamadı. Ses yaklaştıkça büyüdü, sokağı doldurdu. Mavi kırmızı ışıklar apartman girişine vurduğunda gecenin ağır perdesi bir anlığına yırtılmış gibi oldu. Polisler içeri girdi. Sonrası hızlıydı: sorular, talimatlar, telsiz sesleri… Ela’yı kenara aldılar.

“Hanımefendi, sakin olun. Bize ne gördüğünüzü anlatın.”

Ela anlattı. Kapının aralık olduğunu, seslendiğini, cevap alamayınca ittiğini… ve sonra gördüğünü. Kelime kelime, kontrollü. Tek bir şeyden bahsetmedi: lavanta kokusu. Çünkü o koku hala burnundaydı ve bu, mümkün olmaması gereken bir şeydi. Apartmandan taşmış, kalabalığın ve sirenlerin arasında bile onunla birlikte hareket ediyor gibiydi. Bunu nasıl anlatabilirdi? “Bir koku vardı, hala var” demek onu deli gibi gösterirdi. Sustu.

Cemal merdivenlerden yukarı çıktığında İlker hemen yanına geldi. Not defterini çıkarmış, hızlı hızlı yazıyordu. “Komiserim, olay yeri inceleme yolda. Ama ilk bakışta… bu bir hırsızlık değil. Evde zorlama yok, kapı kırılmamış. Adamın üzerinde de-” Cemal elini kaldırdı. “İlk bakışta hiçbir şey yok.” İlker sustu. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Cemal, olayların hemen bir kategoriye sokulmasından nefret ederdi. Çünkü bazı olaylar basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.

Cemal içeri girdi. Odanın içindeki hava ağırdı; sadece kan kokusundan değil, bir düzenin bozulmasından doğan görünmez baskıdan. Adama doğru yavaşça ilerledi. Her adımı ölçülüydü, sanki zemine değil sahnenin kendisine basıyordu. Adamın gözleri açıktı. Bu, Cemal’in en sevmediği detaylardan biriydi. Açık gözler, ölümün farkında olarak geldiğini düşündürürdü. Ama burada bir şey daha vardı: yüzünde panik yoktu. “İlker,”dedi. “Efendim?” “Bu adam korkmamış.” Cemal’in bakışı yerdeki kağıda kaydı. Kadın başlı bir yılan sembolü. “Şahmeran,” dedi. Sonra ekledi: “Camasb, Şahmeran’ı sevdiğini söylemişti. Ama ilk fırsatta onun yerini padişaha sattı. İhanet, insanın kanında var.” İlker tereddüt etti. “Yani… bu kişisel bir şey mi?” Cemal başını salladı. “Hayır, dedi,  bilmiyorum.’’

Cemal, Ela’nın yanına doğru ağır adımlarla yaklaştı. Kalabalık biraz dağılmış, sirenlerin uğultusu geride kalmıştı. Ela hâlâ mermer basamakta oturuyordu, elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri boşluğa dalmıştı.

“Ela Hanım,” dedi Cemal, sesi ne yumuşak ne de sertti, sadece dikkatli. Ela başını kaldırdı.

“Biraz daha detaylı konuşmamız gerekecek. Ama önce… içeri girmeden önce farklı bir şey fark ettiniz mi?” Ela’nın kalbi bir anlığına durdu. Soru basitti, ama cevabı değildi. “Hayır,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Sadece kapının açık olduğunu gördüm.” Cemal bakışlarını ondan ayırmadı. Bu bakış, kelimelerin arkasını yoklayan bir bakıştı. “Peki,” dedi sonunda. “Ama şunu bilmenizi isterim… bazen küçük ayrıntılar, büyük resmi anlamamızı sağlar.”

Ela gözlerini kaçırmadı. Çünkü yalan söylemediğini düşünüyordu. Sadece eksik anlatıyordu. Lavanta kokusunu söyleyemedi.

Cemal cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Dumanı havaya karışırken Ela’ya dönüp ekledi: “Bunu yapan kişi sadece öldürmek istememiş. Bir şey anlatmak istemiş.”

Ela ürperdi. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi titrek.

Cemal kısa bir süre sustu, sonra çok sakin bir şekilde cevap verdi: “Bazı cinayetler, bir mesajdır. O mesajı anlamak için sizin gördükleriniz önemli.”

Ela başını eğdi. “Ben… sadece kapıyı açtım,” dedi.

Cemal sigarasından bir nefes aldı, gözlerini Ela’nın yüzünden ayırmadan: “Kapıyı açtınız. Ama bazen kapılar, sadece bir eve değil… başka bir şeye açılır.”

Ela’nın boğazı düğümlendi. Cemal ayağa kalktı. “İfade için bizimle gelmeniz gerekecek,” dedi.

Ela başını salladı. Ayağa kalkarken, lavanta kokusu hâlâ burnundaydı. Sırtından soğuk bir ürperti geçti.