Sonraki birkaç dakika, Ela’nın zihninde birbirine
karışmış, kesik kesik görüntüler halinde kaldı. Zaman, o anın ağırlığını
taşıyamıyor, parçalanıyor, hızlanıyor ve anlamını yitiriyordu. Çığlığı
apartmanın boşluğunda yankılanırken kapılar birer birer açıldı. Önce alt kattan
tereddütlü adımlar duyuldu, ardından bir kapı gıcırtısı, sonra bir başkası…
İnsanlar gecenin o saatinde, henüz ne olduğunu bilmeden ama geri dönülmez bir
şeyin yaşandığını hissederek koridora çıktılar. Yüzlerinde uykunun
kalıntılarıyla karışmış bir tedirginlik vardı; kimse yaklaşmak istemiyor, ama
kimse de kapısını kapatıp geri çekilemiyordu.
“Ne oldu?” diye fısıldadı biri. Ela cevap veremedi.
Ağzı açıktı, ama sesi çoktan tükenmişti.
Bir kadın Selim Bey’in kapısına doğru birkaç adım
attı, ardından ellerini ağzına götürüp geri çekildi. Çığlık artık tek bir
kişiden çıkmıyor, apartmanın içine yayılan, birbirine eklenen bir uğultuya
dönüşüyordu.
“Polisi arayın!” “Ambulans!” “Allah’ım…”
Sözler yarım kalıyor, cümleler tamamlanamıyordu; çünkü
bu manzarayı tanımlayacak bir kelime yoktu.
Ela hala kapının eşiğinde duruyordu. Ne içeri giriyor
ne de tamamen dışarı çıkabiliyordu; sanki o anın tam ortasında donmuş, iki
dünya arasında asılı kalmıştı. Gözleri Selim Bey’in bedeninden ayrılmıyor, ama
aynı zamanda gerçekten baktığına da inanmıyordu.
Sireni ilk duyduğunda bunun gerçek olup olmadığını
anlayamadı. Ses yaklaştıkça büyüdü, sokağı doldurdu. Mavi kırmızı ışıklar
apartman girişine vurduğunda gecenin ağır perdesi bir anlığına yırtılmış gibi
oldu. Polisler içeri girdi. Sonrası hızlıydı: sorular, talimatlar, telsiz
sesleri… Ela’yı kenara aldılar.
“Hanımefendi, sakin olun. Bize ne gördüğünüzü
anlatın.”
Ela anlattı. Kapının aralık olduğunu, seslendiğini,
cevap alamayınca ittiğini… ve sonra gördüğünü. Kelime kelime, kontrollü. Tek
bir şeyden bahsetmedi: lavanta kokusu. Çünkü o koku hala burnundaydı ve bu,
mümkün olmaması gereken bir şeydi. Apartmandan taşmış, kalabalığın ve
sirenlerin arasında bile onunla birlikte hareket ediyor gibiydi. Bunu nasıl
anlatabilirdi? “Bir koku vardı, hala var” demek onu deli gibi gösterirdi.
Sustu.
Cemal merdivenlerden yukarı çıktığında İlker hemen
yanına geldi. Not defterini çıkarmış, hızlı hızlı yazıyordu. “Komiserim, olay
yeri inceleme yolda. Ama ilk bakışta… bu bir hırsızlık değil. Evde zorlama yok,
kapı kırılmamış. Adamın üzerinde de-” Cemal elini kaldırdı. “İlk bakışta hiçbir
şey yok.” İlker sustu. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Cemal, olayların hemen
bir kategoriye sokulmasından nefret ederdi. Çünkü bazı olaylar
basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.
Cemal içeri girdi. Odanın içindeki hava ağırdı; sadece
kan kokusundan değil, bir düzenin bozulmasından doğan görünmez baskıdan. Adama
doğru yavaşça ilerledi. Her adımı ölçülüydü, sanki zemine değil sahnenin
kendisine basıyordu. Adamın gözleri açıktı. Bu, Cemal’in en sevmediği detaylardan
biriydi. Açık gözler, ölümün farkında olarak geldiğini düşündürürdü. Ama burada
bir şey daha vardı: yüzünde panik yoktu. “İlker,”dedi. “Efendim?” “Bu adam
korkmamış.” Cemal’in bakışı yerdeki kağıda kaydı. Kadın başlı bir yılan
sembolü. “Şahmeran,” dedi. Sonra ekledi: “Camasb, Şahmeran’ı sevdiğini
söylemişti. Ama ilk fırsatta onun yerini padişaha sattı. İhanet, insanın
kanında var.” İlker tereddüt etti. “Yani… bu kişisel bir şey mi?” Cemal başını
salladı. “Hayır, dedi, bilmiyorum.’’
Cemal, Ela’nın yanına doğru ağır adımlarla yaklaştı.
Kalabalık biraz dağılmış, sirenlerin uğultusu geride kalmıştı. Ela hâlâ mermer
basamakta oturuyordu, elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri boşluğa dalmıştı.
“Ela Hanım,” dedi Cemal, sesi ne yumuşak ne de sertti,
sadece dikkatli. Ela başını kaldırdı.
“Biraz daha detaylı konuşmamız gerekecek. Ama önce…
içeri girmeden önce farklı bir şey fark ettiniz mi?” Ela’nın kalbi bir anlığına
durdu. Soru basitti, ama cevabı değildi. “Hayır,” dedi kısa bir duraksamadan
sonra. “Sadece kapının açık olduğunu gördüm.” Cemal bakışlarını ondan ayırmadı.
Bu bakış, kelimelerin arkasını yoklayan bir bakıştı. “Peki,” dedi sonunda. “Ama
şunu bilmenizi isterim… bazen küçük ayrıntılar, büyük resmi anlamamızı sağlar.”
Ela gözlerini kaçırmadı. Çünkü yalan söylemediğini
düşünüyordu. Sadece eksik anlatıyordu. Lavanta kokusunu söyleyemedi.
Cemal cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Dumanı havaya
karışırken Ela’ya dönüp ekledi: “Bunu yapan kişi sadece öldürmek istememiş. Bir
şey anlatmak istemiş.”
Ela ürperdi. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi
titrek.
Cemal kısa bir süre sustu, sonra çok sakin bir şekilde
cevap verdi: “Bazı cinayetler, bir mesajdır. O mesajı anlamak için sizin
gördükleriniz önemli.”
Ela başını eğdi. “Ben… sadece kapıyı açtım,” dedi.
Cemal sigarasından bir nefes aldı, gözlerini Ela’nın
yüzünden ayırmadan: “Kapıyı açtınız. Ama bazen kapılar, sadece bir eve değil…
başka bir şeye açılır.”
Ela’nın boğazı düğümlendi. Cemal ayağa kalktı. “İfade
için bizimle gelmeniz gerekecek,” dedi.
Ela başını salladı. Ayağa kalkarken, lavanta kokusu
hâlâ burnundaydı. Sırtından soğuk bir ürperti geçti.