Uyandığında gün akşama dönmek üzereydi. Işık odanın içine perdelerin arasındaki boşluktan eğik bir açıyla giriyordu. Başının içinde donuk, bastırılmış bir ağrı vardı. Gözlerini açtı ama hemen doğrulmadı. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece yattı. Uykunun onu toparlamadığını biliyordu. Sadece zamanı durdurmuştu.
Yavaşça kalktı. Ayakları yere değdiğinde kısa bir an durdu. Başındaki ağırlıkla dengeyi kurmaya çalışır gibi. Odaya yabancı gözlerle baktı, ardından kalkıp mutfağa geçti.
Kahvenin demlenmesini beklerken tezgaha yaslanıp kıpırdamadan durdu, gözlerini kapattı. Ağrı zonklamıyordu, yayılıyordu. Kahveyle doldurduğu kupasını alıp çalışma masasının olduğu odaya geçti ağır adımlarla.
Oturdu.
Bilgisayarı açtı.
Ekran geldi. Dosya açıldı. İmleç önünde yanıp sönüyordu.
Bir cümle yazdı.
Durdu.
Devamı gelmedi.
Bir cümle daha yazdı. Bu sefer bitirdi. Okudu. Anlamsız değildi. Ama doğru da değildi
Bir daha denedi. Bu sefer bir sahne kurdu. Bir karakter konuşturdu. Yazdığı şeyi okurken yüzünde bir ifade oluşmadı. Ama içinde bir şey geri çekildi. Bu da değildi.
Sildi.
Kahvesinden bir yudum aldı. Başındaki ağrı biraz daha belirginleşti. Parmaklarını şakaklarına götürmedi. Bunun geçmeyeceğini biliyordu.
Ekrana bakmaya devam etti.
Sonra yavaşça çekmeceden küçük, boş bir kâğıt çıkardı. Kalemi eline aldı. Bilgisayara değil, o kâğıda baktı bir süre.
Sonra tek bir cümle yazdı:
“İnsan, en çok sakladığı yerde yakalanır.”
Yazıyı birkaç saniye inceledi. Üzerine bir şey eklemedi. Altını çizmedi. Kâğıdı katlamadı.
Sadece masanın üzerine bıraktı.
Bilgisayara tekrar baktı. Ekran hâlâ aynıydı. Ama içindeki eksiklik artık daha belirgindi. Ne olduğunu biliyordu, ismini koymasına gerek yoktu.
Kahvesinden bir yudum daha aldı. Soğumaya başlamıştı bile.
Sandalyede geriye yaslandı. Gözlerini kapatmadı. İçinde o tanıdık boşluk vardı. Ama bu sefer boşluktan çok… Eksiklik gibi.
Bu hissi tanıyordu.
Yazamadığı zamanlar, aslında yazacak şeyin henüz oluşmadığı zamanlardı. Ama bu bekleme hali uzadıkça, tahammül zorlaşıyordu.
Ayağa kalktı. Odanın içinde birkaç adım attı. Masadaki sayfalara baktı, pencereye gitti, dışarı baktı. İnsanlar vardı. Gün devam ediyordu. Onun dışında her şey akıyordu.
Bir an daha durdu.
Sonra ceketini aldı ve çıktı.
Sokakta yürürken adımlarını yavaşlatmadı, hızlandırmadı. İnsanların arasından geçti. Kimse ona çarpmadı. O da kimseye çarpmadı. Aradaki mesafeyi iyi ayarlıyordu. Bu, düşünerek yaptığı bir şey değildi.
Bir vitrinin önünde durdu, kitabevine girdi.
İçerisi sakindi. Rafların arasında dolaştı. Polisiye bölümüne uğradı. Kendi kitaplarını gördü. İsmi kapaklarda duruyordu. Birini eline aldı. Arka kapağı okumadı. İçini açmadı. Bir süre elinde tuttu, sonra yerine koydu.
Başka bir kitaba uzandı. Tanımadığı bir yazar. İlk sayfasını açtı. İki paragraf okudu. Kitabı kapattı. Yetersiz bulduğundan değil. Sadece ilgilenmedi.
Kitabevinden çıktı.
Bir süre daha yürüdü. Sonra bir kahveciye girdi.
İçerisi kalabalıktı. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, telefonlarına bakıyordu. Bu tür yerlerde herkes kendi halindeydi. Kimse kimseyle gerçekten ilgilenmiyordu. Bu, onu rahatsız etmiyordu.
Sıraya girdi. Sıra ona geldiğinde siparişini verdi. Net, kısa. Küçük, americano.
İçeceğini aldıktan sonra masalardan birine oturdu. Sırtını duvara verdi. Mekânın büyük kısmını görebileceği bir açıydı bu.
Bardağı masaya koydu. Elleri boşta kaldı.
Etrafına baktı.
İnsanların hareketlerini izledi. Konuşmaların ritmini, jestlerin tekrarını. Birinin gülüşü, diğerinin göz devirmesi, bir başkasının sabırsızca ayağını sallaması. Hepsi küçük şeylerdi. Ama hepsi bir şey anlatıyordu.
Bir süre sonra bakmayı bıraktı.
İçeceğinden bir yudum aldı.
İçinde o tanıdık his tekrar kendini gösterdi. Bu sefer daha belirgindi. Eksik olan şey.
Zihni, istemsizce, belli bir noktaya kaydı. Tam bir düşünce değildi. Daha çok bir yönelim. Bir ihtimalin varlığı gibi.
Bunu bastırmadı.
Ama takip de etmedi.
Sadece orada durmasına izin verdi.
Bu hisle birlikte yazabildiğini biliyordu. Daha önce de böyle olmuştu. Her seferinde, o eşik aşıldığında kelimeler geri gelmişti.
Ama eşik kendiliğinden aşılmıyordu.
Bardağı eline aldı. Parmakları seramik yüzeyde bir süre sabit kaldı.
Gözleri bir noktaya takıldı.
Yüzünde hiçbir şey değişmedi.
İçeride ise bir karar, henüz cümleye dönüşmemiş bir şey olarak yerini aldı.
Bardağı bıraktı.
Ayağa kalktı.
Çıkarken kapıyı tuttuğu biri ona teşekkür etti. Kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi.
Sokağa çıktığında hava değişmemişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder