Sabah alarmı çalmadan birkaç dakika önce gözlerini açtı. Bu, nadiren iyiye işaret olurdu. Zihni zaten uyanıktı; düşünceler sıralı, hazır ve sabırsızdı. Tavana baktı. Bir çatlak vardı, daha önce de fark etmişti. Bugün sağdan sola doğru üç kez saydı. Dördüncüde durdu. “Yeter,” dedi içinden. Artık bazı şeyleri yarım bırakmayı öğreniyordu. Gözleri orada gereğinden biraz uzun kaldı, sonra başka bir noktaya kaydı.
Kalkmak için acele etmedi. Ağır ağır yataktan kalktı. Perdeyi ve pencereyi araladı. İstanbul griydi, her zamanki gibi. Avrupa yakasının o tanıdık, sıkışmış sabahı. İnsanlar uyanmadan önce bile yorulmuş gibiydi şehir. Sabah serinliğini hissetmeyi seviyordu. Kollarındaki tüyler diken diken oldu.
Kahve makinesini çalıştırdı, fincanı dolaptan aldı, bir an elinde tuttu. Küçük bir tereddüt, sonra tezgâha bıraktı. Kahve dolarken arkasını döndü, beklemedi. Artık bazı şeylerin tamamlanışını izlemek zorunda değildi.
Kahvesini alıp pencerenin önüne geçti. Şehir her zamanki gibiydi. Ne daha karanlık ne daha aydınlık. İnsanların güne başlamasına daha vardı ama o çoktan başlamıştı. İçinde belirgin bir duygu yoktu; sadece sürekli akan, yer değiştiren bir ağırlık.
Aynanın karşısında yüzüne baktı. Otuz yaşında bir kadın. Ne eksik ne fazla. Gözlerinin altındaki hafif morluklar dışında dikkat çeken bir şey yoktu. İnsanların “normal” dediği şeyin tam ortasında, görünmez bir yerdeydi. Ne mutsuzluk açıkça görünüyordu ne de başka bir şey. İnsanların fark etmediği bir dengesi vardı onun. İçeride sürekli hareket eden bir şey, dışarıdan bakıldığında sabit gibi duruyordu. Oysa içi hiçbir zaman sabit olmamıştı.
Duş alırken aklından geçenleri sıraya koymaya çalıştı. İş. Toplantı. Mailler. Aynı şeyler, aynı yüzler, aynı sıkışmışlık. Nefret ettiği bir işte, iyi yaptığı bir rol. Beyaz yakalı bir hayatın içine sıkışmıştı ama ütülü gömlekler hiçbir şeyi düzeltmiyordu.
İşe gitmek için hazırlanırken zaman biraz hızlandı. Aynı kıyafetler, aynı hareketler. Ama her şeyin içinde küçük gecikmeler vardı. Bir düğmeyi iliklerken bir an durmak gibi. Çantayı kapatmadan önce kısa bir boşluk. Bu boşlukları kimse görmezdi. O da artık çok üzerinde durmuyordu. Sadece içinden geçiyordu.
Metro kalabalıktı. Kapıya yakın bir yerde durdu. İnsanların omuzları birbirine değiyordu. Camdan kendi yansımasına baktı kısa bir an. Sonra gözlerini kaçırdı. Başkalarının hikâyelerini düşünmek daha kolaydı. Tam arksında duran adamın yansımasına çevirdi gözlerini, adam mutsuz bir evlilikteydi. Yanındaki kadın bir şeyleri bırakmanın eşiğindeydi, yorulmuştu. Bir çocuk vardı, annesinin elini çok sıkı tutuyordu. Kayıp hissi herkeste başka türlü duruyordu.
İşe vardığında gülümsemesini taktı. “Günaydın” dedi. Bilgisayarını açtı. Ekran, yapılacaklarla doluydu. Gün başladığı gibi devam etti, saatler geçti. Zaman burada akmazdı, sürünürdü. Maillere baktı, toplantılara girdi. Konuşulanları dinledi, gerektiği yerde konuştu. Gülümsemesi yerindeydi. Bir şeyleri açıklarken sesi sakindi. Bazen kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissetti; söylediklerini, başını sallayışını, kısa notlar alışını. Saatler geçti.
Öğle arasında herkes bir yerlere dağıldığında masasında kaldı. Telefonundan bir şeyler okudu ama cümlelerin içinde kalamadı. Düşünceleri satır aralarına sızıyordu. Kafasını toplmak için notlarını açtı, daha önce altını çizdiği bir dizeye takıldı gözleri
"Kalbim bir çürüme bahçesi gibi,
ne eksilsem artıyorum.”
Cümleye birkaç saniye baktı. Bir an için her şeyi bırakıp gitme isteği geldi. Neresi olduğu önemli değildi. Sadece gitmek.
Gitmedi.
Çantasından kitabını çıkardı, daha önce altını çizdiği bir yere denk geldi:
Akşam bilgisayarı kapattığında aynı yorgunluk vardı. Ne artmıştı ne azalmıştı. Çıkışta doğrudan eve dönmedi. Yolu uzatmadan, alışkanlıkla yönünü değiştirdi.
Her zaman gittiği zincir kahveciye girdi. İçerisi kalabalıktı. Sırada bekleyenler, boş masa arayanlar, konuşanlar, kulaklıkla oturanlar. Bu kalabalığın içinde kimse kimseye bakmıyordu. Bu iyi geliyordu. Dikkat çekmemek, fark edilmemek, birinin gözünde bir şey olmamak. Görülmeden var olabilmek.
Sıra ona geldiğinde siparişini söyledi. Aynı şeyi. Nerede olursa olsun aynı şeyi söyleyebiliyordu, bu da düşünmemesi gereken bir alan bırakıyordu ona. Adını söylediler. Aldı. Teşekkür etti. Göz göze gelmeden, gülümsedi.
Pencereye yakın, ama tam kenarda olmayan bir masaya oturdu. Çantasından defterini çıkardı. Sayfaları karıştırdı. Yarım kalmış cümleler, üstü çizilmiş kelimeler, bazen sadece tarih atılmış boşluklar. Hepsi bir şeyin iziydi. Kalemi eline aldı.
Bir süre yazmadı. Etrafındaki sesleri dinledi—fincanların sesi, arada yükselen bir kahkaha, kahve makinesinin buharı. Sonra başını eğdi ve yazmaya başladı.
Cümleler önce yavaş geldi. Sonra biraz hızlandı. Ne düşündüğünü değil, daha çok içinden geçen o belirsiz hissi yazdı. Tam karşılığı yoktu. Yazdıkça içindeki o sıkışmış yer hafifledi. Tam olarak çözülmedi ama yer değiştirdi. Taşınabilir hale geldi.
Kahvesi soğudu. Saat ilerledi. Ama o kalkmadı. Burada zaman farklı akıyordu.
Bir an durdu, etrafına baktı. Kimse ona bakmıyordu. Yan masada biri bilgisayarına eğilmişti, karşıda iki kişi konuşuyordu. Kalabalığın içinde, tek başına oturmak yalnızlık gibi hissettirmiyordu.
Deftere geri döndü. Birkaç cümle daha yazdı. Sonra kalemi bıraktı. Kahvesinden bir yudum aldı, kalktı. Bardakları toplama alanına bıraktı. Çıkarken kapıyı tutan birine başıyla teşekkür etti.
Eve geldiğinde ışığı açmadan girdi içeri, aydınlıkta sessizlik ağırlaşıyordu. Ayakkabılarını çıkardı. Biri düzgün, diğeri hafif sol. Göz ucuyla baktı, durakladı. Sonra olduğu gibi bıraktı.
Yalınayak yürüdü yatağına, öylece uzandı; aynı yerler, aynı insanlar, aynı düşünceler. Aynı boşluk.
Gözlerini kapattı.
Belki de mesele her şeyi düzeltmek değil, sadece dağılmadan kalabilmekti.
Yarın da büyük ihtimalle böyle olacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder