Ela o gece yine aynı
yerden uyandı; uykunun içinden değil, uykunun eşiğinden koparılmış gibi, sanki
rüya tam kapanmadan biri içeri girmiş ve onu omzundan tutup geri çekmişti.
Gözlerini açtığında
odanın karanlığı alıştığı karanlıktan farklıydı; bu, ışığın yokluğu değil,
varlığın eksilmesi gibi bir karanlıktı. Perdenin arasından sızması gereken o soluk
şehir ışığı bile odanın içine girmeyi reddediyor gibiydi.
Bir süre kıpırdamadan
yattı.
Kalbi hızlı atmıyordu;
aksine, olması gerekenden daha yavaştı. Bu da onu rahatsız eden şeyin panik
değil, daha derin, daha eski bir duygu olduğunu düşündürdü. Sanki korku değil
de bir tanıma haliydi bu. Rüyayı
hatırlamaya çalışmadı, çünkü rüyalar Ela’nın zihninde hatırlandıkça büyüyen,
şekil değiştiren ve en sonunda gerçeğin içine sızan şeylerdi. Titredi. Ciğerine
dolan havanın yoğunluğunu hissedebiliyordu. Rüya onu odasına kadar takip etmiş,
güvenli yatağına kollarını dolamıştı. Midesinin ağzına geldiğini hissetti.
Tam o sırada duydu.
Alt kattan gelen bir
ses.
Bu ses, tek başına
anlam ifade etmeyen ama yokluğu fark edilen türden bir sesti; bir eşyanın
sürtünmesi, belki bir sandalyenin yeri değiştirilmesi, belki de yere düşen bir
şeyin ardından gelen kısa bir duraksama. Ama asıl rahatsız edici olan sesin
kendisi değil, geldiği zamandı.
Ela başını hafifçe
yana çevirdi.
Apartman bu saatlerde
susar, diye düşündü. Haftaiçiydi, birkaç saat sonra şehir uyanacak, hızlı
adımlar, kısa konuşmalar ve korna sesleriyle güne başlayacaklardı. Evlerde
saatlerin ve buz dolabının tek düze sesinden ve sokakta ara sıra uzaklardan
gelen halama seslerinden başka her şeyin uyuda olduğu saatlerdi. Bedenlerin
dinlendiği ama zihinlerin hâlâ yarı açık olduğu o garip aralıkta, bu şehir bile
sesini kısardı. Ama şimdi, o alışılmış sessizliğin içinde küçük, yabancı bir
çatlak vardı.
Ses tekrar geldi.
Bu sefer daha
belirgin.
Ve ardından, gecenin o
yoğun dinginliğini tamamen bozan bir şey:
Ayak sesleri.
Ela yatağın kenarına
oturdu. Çıplak ayaklarını ahşap zemine bastı, soğuğu hissetti ve tekrar ürperdi.
Bir süre öylece kaldı. Kalkıp kapıya gitmekle, hiçbir şey olmamış gibi tekrar
yatmak arasında asılı kaldı. Boğazı kurumuştu, tekrar uyuyabilir miyim diye
düşündü az önceki ve neredeyse her geceki kabuslarını düşünerek. Alt kattak
sesleri düşündü tekrar, su içmek için kalktığında bir şeyleri devirmiş olmalı
dedi kendi kendine. Bu dairedeki 5. Yılı olmasına ragmen, hala karanlıkta
hareket etmeye çalıştığında bir şeylere çarpmadan yolunu bulamıyordu. O sırada
tekrar duydu, ğır bir şey yerde sürükleniyordu.
“Karışma,” dedi
içinden bir ses. Komşularını tanımaz, samimiyet kurmazdı. Bu şehir öyle bir yer
değildi.
Ama başka bir ses,
daha sessiz ama daha inatçı olanı, hemen ardından geldi:
“Kontrol et.”
Ela ayağa kalktı.
Odadan çıkıp koridor boyunca tedirgin adımlarla, kendi evinde bir hırsız gibi
ses çıkarmaktan çekinerek yürüdü, daire kapısına geldi. Sanki varlığını mümkün
olduğunca azaltmaya çalışıyordu. Elini kapı koluna götürdü, ama hemen
çevirmedi. Önce kulağını yaklaştırdı.
Bir an hiçbir şey
duymadı.
Sonra
Ayak sesleri.
Bu, artık şüpheye yer
bırakmayacak kadar netti. Ani, hızlı ama kontrolsüz olmayan bir hareketin sesi.
Panik içinde kaçan biri değil… işini bitirmiş ve uzaklaşan biri gibi.
Ela kapıyı çok yavaş,
neredeyse ses çıkarmadan araladı.
Koridor loştu.
Apartmanın zayıf ışığı merdiven boşluğuna doğru uzanıyor, ama alt katı tam
aydınlatmaya yetmiyordu. Ela hafifçe eğilip aşağıya baktı.
Ve o an gördü.
Alt kattan çıkan
birini.
Kapüşon giymişti. Yüzü
görünmüyordu. Hareketi hızlıydı ama dağınık değildi; her adımı nereye bastığını
bilen birinin hareketiydi. Telaşlı değildi. Ama rahat da değildi.
Ela’nın içinde bir şey
kıpırdadı.
Bu korku değildi.
Bu… bir yanlışlık
hissiydi.
Sanki olması gereken
bir şey olmuştu ama olmaması gereken bir şekilde.
Kapüşonlu figür
merdivenleri hızla döndü, Ela’nın bulunduğu kata doğru sadece bi an başını
çeirdi. Göz göze gelebilecekleri kadar aydınlık değildi, otomatı yaptırması
için yönticiyle tekrar konuşması gerekiyordu. Tarif eedemediği bir duyguya
kapıldı: görülmüş olma ihtimali onu
korkutmuştu. Sana ne eine gir işte diye düşündü ama sanki onu o kabustan
uyandıran his, aşağıya inip control etmesini istiyordu.
Kapıyı kapatmadı.
Olduğu yerde kaldı.
Zihni şimdi daha net çalışıyordu
ama aynı zamanda bölünmüştü.
Bir tarafı hâlâ aynı
şeyi söylüyordu:
“İçeri gir kapını
kitle, uyu.”
Ama diğer taraf artık
daha güçlüydü.
“Eğer girmezsen, hep
düşüneceksin.”
Ela derin bir nefes
aldı.
Ve merdivenlere
yöneldi.
Alt kata indiğinde,
kapının aralık olduğunu fark etti, garip. Sadece 10 dakika içerisinde midesi
ikinci kez ağzına gelmişti.İçerinin çirkin beyaz ışığı, kapı aralığından dışarı
sızıyordu. Kapının önünde kararsızca durdu.
Boğazını temizledi.
“Merhaba?” dedi.
Sesi, düşündüğünden
daha zayıf çıktı.
Cevap yoktu.
Bir adım daha attı.
“İyi misiniz?”
Yine sessizlik.
Ama bu artık boş bir
sessizlik değildi. İçinde bir ağırlık vardı. Bir şeyler çok yanlış
hissettiriyordu. Ela kapıyı itti.
Kapı yavaşça açıldı.
Bu anı hayatı boyunca
unutmayacaktı.
Kadın yerde yatıyordu.
Ama bu, rastgele
düşmüş bir beden değildi.
Bu… yerleştirilmişti.
Kolları iki yana
açılmıştı ama doğal bir düşüşle değil; sanki bilinçli bir şekilde
konumlandırılmış gibi. Bacakları hafifçe bükülmüş, başı yana çevrilmişti. Kan
vardı, ama dağınık değildi. Aksine, kadının etrafında toplanmış, neredeyse bir
çerçeve oluşturacak şekilde yayılmıştı.
Ela’nın bakışları
odanın içine doğru kaydı.
Ve o zaman fark etti.
Bu bir cinayet sahnesi
değildi sadece.
Bu… bir anlatımdı.
Kadının göğsünün
üzerinde, kanla çizilmiş bir sembol vardı. Tanıdık değildi ama rastgele de
değildi. Eğriler ve keskin çizgiler arasında bir denge vardı. Sanki bir şey
anlatmak için seçilmiş, düşünülmüş bir işaret.
Etrafındaki eşyalar da
dağınık değildi.
Aksine, fazla
düzenliydi.
Sanki biri, bir sahne
kurmuş ve sonra çekip gitmişti.
Ela’nın boğazı kurudu.
Geri çekilmek istedi.
Ama gözleri hâlâ
kadının üzerindeydi.
Ve o an…
Kadının gözlerinin
açık olduğunu fark etti.
Boşluğa bakıyordu.
Ela’nın içindeki
gerilim artık taşınamaz hale geldi.
Ve çığlık attı. Tekrar
tekrar, avazı çıktığı kadar.
Sonrası hızlı gelişti.
Kapılar açıldı,
insanlar çıktı, sesler çoğaldı. Bir anda yalnızlık dağıldı ama rahatlama
gelmedi. Polis geldiğinde ortam değişti. İnsanlar geri çekildi, sınırlar
çizildi, sorular başladı. Ela konuştu, cevap verdi, olanları anlattı ama
anlattıklarıyla hissettikleri arasında büyük bir boşluk vardı.
Ve sonra o geldi.
Komiser Cemal.
İçeri girdiğinde
diğerlerinden farklı olduğu hemen belli oluyordu. Daha yavaş hareket ediyordu.
Daha az konuşuyordu. Ama daha çok görüyordu.
Kadına baktı.
Uzun süre.
Sonra odaya.
Sonra tekrar kadına.
Yardımcısı İlker
yanına yaklaşıp bir şeyler söylemeye çalıştı ama Cemal onu yarıda kesti.
“Bunu yapan biri,”
dedi, gözlerini sahneden ayırmadan, “sadece öldürmek istememiş.”
İlker kaşlarını çattı.
“Ne demek
istiyorsunuz?”
Cemal kısa bir süre
sustu.
Sonra çok sakin bir
şekilde cevap verdi:
“Anlatmak istemiş.”
Cemal yanına
geldiğinde Ela pembe çizgili pajama takımıyla kapının hemen önündeki merdivene
oturmuş, bir komşunun uzattığı hırkayı omuzlarına almış, titriyerek oturuyordu.
Soğuğu hissetmiyordu, hala şokun etkisindeydi.
Cemal oturmadı ama
eğildi.
“Sen mi buldun?”
Ela başını salladı.
“Birini gördün mü?”
Ela tereddüt etti.
Kapüşon.
O kısa an.
“Evet,” dedi.
Cemal dikkatle baktı.
“Nasıl biri?”
Ela başını salladı.
“Bilmiyorum… ben…
bilmiyorum ama…” dedi.
Durdu.
Cemal bekledi.
“Sanki… acele
etmiyordu.”
Cemal bu cümleyi
hafızasına kaydetti.
Ve o andan itibaren,
bu sadece bir cinayet değildi.
Bir başlangıçtı.
Ela’nın söylediği o
son cümle, merdiven boşluğunun dar ve soğuk duvarlarında yankılanmadı; öyle
büyük, öyle dramatik bir etki yaratmadı belki, ama Cemal’in zihninde, yılların
alışkanlığıyla oluşmuş o sessiz kayıt sisteminde kendine yer buldu. Çünkü
insanlar genelde gördüklerini anlatırdı; nadiren hissettiklerini. Ve bir
tanığın, “acele etmiyordu” gibi bir cümle kurması, olayın yüzeyinden çok daha
derin bir yere işaret ederdi.
Cemal doğruldu. Ela’ya
bir süre daha baktı. Bu bakış, bir polisiye meraktan çok, insanı tartan bir
bakıştı. Ela’nın yüzünde korku vardı, evet; ama o korku tek başına değildi.
Altında başka bir şey daha vardı. Tanıdık bir gerilim. Sanki gördüğü şey onu sadece
sarsmamış, bir yerinden yakalamıştı.
“Daha sonra tekrar
konuşacağız,” dedi Cemal.
Sesi yumuşak değildi
ama sert de değildi. Daha çok, tartışmaya açık olmayan bir kesinlik taşıyordu.
Ela başını salladı ama neyi kabul ettiğini tam olarak bilmiyordu.
Cemal merdivenlerden
yukarı çıktığında İlker hemen yanına yaklaştı. Genç sayılmazdı ama Cemal’in
yanında hâlâ acemi hisseden bir tarafı vardı. Not defterini çoktan çıkarmış,
hızlı hızlı bir şeyler karalamaya başlamıştı bile.
“Komiserim,” dedi
alçak bir sesle, “olay yeri inceleme ekipleri yolda. Ama ilk bakışta… yani bu
bir hırsızlık değil. Evde bir zorlama yok. Kapı kırılmamış. Kadının üzerinde
de-”
Cemal elini kaldırdı.
“İlk bakışta hiçbir
şey yok,” dedi.
İlker sustu.
Bu cümleyi daha önce
de duymuştu. Cemal’in en sevmediği şey, olayların hemen bir kategoriye
sokulmasıydı. Çünkü insanlar, anlamadıkları şeyleri hızla basitleştirerek
rahatlamaya çalışırlardı. Oysa bazı olaylar, özellikle de bu tarz olanlar,
basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.
Cemal içeri girdi.
Odanın içindeki hava
ağırdı. Sadece kan kokusundan değil; daha çok, bir düzenin bozulmuş olmasından
doğan o görünmez baskıdan. Odanın ortasında yatan kadına doğru yavaşça
ilerledi. Her adımını ölçerek atıyordu. Sanki zemine değil de, sahnenin kendisine
basıyordu.
Kadının yüzüne eğildi.
Gözleri açıktı.
Bu, Cemal’in en
sevmediği detaylardan biriydi. Açık gözler, ölümün ani değil, farkında olarak
geldiğini düşündürürdü. Ama burada bir şey daha vardı. Kadının yüzünde panik
yoktu. Ya da Cemal görmek istediği şeyi görmüyordu.
Başını hafifçe yana
eğdi.
“İlker,” dedi.
“Efendim?”
“Bu kadın korkmamış.”
İlker şaşırdı.
“Nasıl yani?”
Cemal doğruldu. Odanın
içine tekrar baktı.
“Ya korkacak zamanı
olmamış,” dedi, “ya da… korkması gerekmeyen birine kapıyı açmış.”
Bu cümle havada kaldı.
İlker bir şey
söylemedi ama yazdı.
Cemal’in bakışı o
sırada yerdeki detaylara kaydı. Kanın dağılımına, eşyalara, kadının konumuna…
ve en sonunda göğsündeki o işarete.
Yaklaştı.
Eğildi.
Bu bir semboldü. Ama
sıradan bir sembol değildi. Rastgele çizilmiş gibi görünse de çizgilerin yönü,
kesişim noktaları ve oranları bilinçliydi. Bir şey anlatmaya çalışan, ama bunu
doğrudan değil de dolaylı bir dille yapan birinin işi.
“Gördün mü?” dedi
Cemal.
İlker yanına yaklaştı.
“Evet komiserim… ama
bir şeye benzetemedim.”
Cemal başını hafifçe
salladı.
“Benzemek zorunda
değil,” dedi. “Bazen mesele neye benzediği değil, neden çizildiğidir.”
İlker bu sefer
yazmadı.
Sadece baktı.
Cemal devam etti:
“Bir insan, birini
öldürür ve gider. Ama bir şey çizerse… kalmak ister. Anlaşılmak ister.”
İlker’in yüzünde kısa
bir tereddüt belirdi.
“Yani… bu kişisel bir
şey mi?”
Cemal kısa bir an
sustu.
Sonra:
“Hayır,” dedi. “Bu
kişisel değil.”
Durdu.
Sonra daha alçak bir
sesle ekledi:
“Bu… tekrar edilebilir
bir şey.”
İlker’in kalemi bu
sefer durdu.
“Komiserim, siz
gerçekten-”
“Evet,” dedi Cemal,
sözünü keserek. “Gerçekten onu düşünüyorum.”
İlker derin bir nefes
aldı.
“Türkiye’de böyle
şeyler…” dedi, cümlesini tamamlayamadan.
Cemal başını kaldırdı.
“Türkiye’de insanlar
ne yapıyorsa, bunu yapan da onu yapıyor,” dedi. “Farklı bir gezegenden
gelmedi.”
Bu sefer İlker cevap
vermedi.
Çünkü bu cümle,
tartışılacak bir cümle değildi.
Aşağıda, merdivenin
başında oturan Ela ise hala aynı pozisyondaydı.
Komşuların sesi
azalmıştı. İlk panik dağılmış, yerini daha kontrollü bir meraka bırakmıştı.
İnsanlar fısıldayarak konuşuyor, arada Ela’ya bakıyor ama doğrudan soru
sormaktan çekiniyorlardı. Çünkü bazen, bir şeyi ilk gören kişiye yaklaşmak, o
şeyi tekrar görmek anlamına gelirdi.
Ela’nın elleri hâlâ
titriyordu.
Ama bu titreme
soğuktan değildi.
Kendi içinde, gördüğü
şeyle ilgili bir denge kurmaya çalışıyordu. Onu bir çerçeveye oturtmak,
anlamlandırmak, küçültmek istiyordu. Ama ne zaman gözlerini kapatsa, o görüntü
aynı netlikle geri geliyordu.
Kadının kolları.
Kanın düzeni.
Ve en çok…
O sembol.
Ela gözlerini açtı.
Bir anlığına, 1 saat
önce gördüğü kapüşonlu figürü düşündü. O kişinin bu sahneyle bağlantısını
kurmak zor değildi. Ama asıl zor olan, o figürün nasıl biri olduğunu anlamaktı.
Çünkü gördüğü şey,
kaçan birine ait değildi.
Bu düşünce, Ela’nın
göğsünü tekrar sıkıştırdı.
Cemal tekrar aşağı
indiğinde, Ela hala oradaydı.
Bu sefer yanına daha
yakın durdu.
“Şimdi sana birkaç
soru daha soracağım,” dedi.
Ela başını kaldırdı.
Gözleri biraz daha
netti şimdi. Şok tamamen geçmemişti ama yerini daha keskin bir dikkat haline
bırakmaya başlamıştı.
“Kapıyı açtığında…
içeriden başka bir ses geldi mi?” diye sordu Cemal.
Ela düşündü.
Başını yavaşça iki
yana salladı.
“Hayır.”
“Kadını gördüğünde…
hareket ediyor muydu?”
Ela’nın yüzü gerildi.
“Hayır.”
Cemal başını salladı.
“İyi,” dedi.
Sonra bir an durdu.
“Onu gördüğünde… ilk
ne düşündün?”
Bu soru Ela’yı
hazırlıksız yakaladı.
Cevap vermedi.
Çünkü cevap basit
değildi.
Cemal bekledi.
Ela sonunda konuştu:
“Birinin… bunu böyle
bırakmayacağı,” dedi.
Cemal’in bakışı
sabitlendi.
Ela devam etti:
“Sanki… biri bunu
görsün diye yapılmıştı.”
Bu cümle, Cemal’in
ilgisini tamamen topladı.
Çünkü bu, bir tanığın
değil, bir gözlemcinin cümlesiydi.
Ve Cemal o an anladı:
Ela sadece bir tanık
olmayacaktı.
O geceden sonra, ne
Ela’nın hayatı aynı kalacaktı…Ne de o apartman, sadece insanların yaşadığı
sıradan bir bina olarak kalacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder