Cuma, Nisan 17, 2026

1

Ela o gece yine aynı yerden uyandı; uykunun içinden değil, uykunun eşiğinden koparılmış gibi, sanki rüya tam kapanmadan biri içeri girmiş ve onu omzundan tutup geri çekmişti.

 

Gözlerini açtığında odanın karanlığı alıştığı karanlıktan farklıydı; bu, ışığın yokluğu değil, varlığın eksilmesi gibi bir karanlıktı. Perdenin arasından sızması gereken o soluk şehir ışığı bile odanın içine girmeyi reddediyor gibiydi.

 

Bir süre kıpırdamadan yattı.

Kalbi hızlı atmıyordu; aksine, olması gerekenden daha yavaştı. Bu da onu rahatsız eden şeyin panik değil, daha derin, daha eski bir duygu olduğunu düşündürdü. Sanki korku değil de bir tanıma haliydi bu. Rüyayı hatırlamaya çalışmadı, çünkü rüyalar Ela’nın zihninde hatırlandıkça büyüyen, şekil değiştiren ve en sonunda gerçeğin içine sızan şeylerdi. Titredi. Ciğerine dolan havanın yoğunluğunu hissedebiliyordu. Rüya onu odasına kadar takip etmiş, güvenli yatağına kollarını dolamıştı. Midesinin ağzına geldiğini hissetti.

 

Tam o sırada duydu.

 

Alt kattan gelen bir ses.

Bu ses, tek başına anlam ifade etmeyen ama yokluğu fark edilen türden bir sesti; bir eşyanın sürtünmesi, belki bir sandalyenin yeri değiştirilmesi, belki de yere düşen bir şeyin ardından gelen kısa bir duraksama. Ama asıl rahatsız edici olan sesin kendisi değil, geldiği zamandı.

Ela başını hafifçe yana çevirdi.

Apartman bu saatlerde susar, diye düşündü. Haftaiçiydi, birkaç saat sonra şehir uyanacak, hızlı adımlar, kısa konuşmalar ve korna sesleriyle güne başlayacaklardı. Evlerde saatlerin ve buz dolabının tek düze sesinden ve sokakta ara sıra uzaklardan gelen halama seslerinden başka her şeyin uyuda olduğu saatlerdi. Bedenlerin dinlendiği ama zihinlerin hâlâ yarı açık olduğu o garip aralıkta, bu şehir bile sesini kısardı. Ama şimdi, o alışılmış sessizliğin içinde küçük, yabancı bir çatlak vardı.

 

Ses tekrar geldi.

Bu sefer daha belirgin.

Ve ardından, gecenin o yoğun dinginliğini tamamen bozan bir şey:

Ayak sesleri.

Ela yatağın kenarına oturdu. Çıplak ayaklarını ahşap zemine bastı, soğuğu hissetti ve tekrar ürperdi. Bir süre öylece kaldı. Kalkıp kapıya gitmekle, hiçbir şey olmamış gibi tekrar yatmak arasında asılı kaldı. Boğazı kurumuştu, tekrar uyuyabilir miyim diye düşündü az önceki ve neredeyse her geceki kabuslarını düşünerek. Alt kattak sesleri düşündü tekrar, su içmek için kalktığında bir şeyleri devirmiş olmalı dedi kendi kendine. Bu dairedeki 5. Yılı olmasına ragmen, hala karanlıkta hareket etmeye çalıştığında bir şeylere çarpmadan yolunu bulamıyordu. O sırada tekrar duydu, ğır bir şey yerde sürükleniyordu.

“Karışma,” dedi içinden bir ses. Komşularını tanımaz, samimiyet kurmazdı. Bu şehir öyle bir yer değildi.

Ama başka bir ses, daha sessiz ama daha inatçı olanı, hemen ardından geldi:

“Kontrol et.”

Ela ayağa kalktı. Odadan çıkıp koridor boyunca tedirgin adımlarla, kendi evinde bir hırsız gibi ses çıkarmaktan çekinerek yürüdü, daire kapısına geldi. Sanki varlığını mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyordu. Elini kapı koluna götürdü, ama hemen çevirmedi. Önce kulağını yaklaştırdı.

Bir an hiçbir şey duymadı.

Sonra

Ayak sesleri.

Bu, artık şüpheye yer bırakmayacak kadar netti. Ani, hızlı ama kontrolsüz olmayan bir hareketin sesi. Panik içinde kaçan biri değil… işini bitirmiş ve uzaklaşan biri gibi.

Ela kapıyı çok yavaş, neredeyse ses çıkarmadan araladı.

Koridor loştu. Apartmanın zayıf ışığı merdiven boşluğuna doğru uzanıyor, ama alt katı tam aydınlatmaya yetmiyordu. Ela hafifçe eğilip aşağıya baktı.

Ve o an gördü.

Alt kattan çıkan birini.

Kapüşon giymişti. Yüzü görünmüyordu. Hareketi hızlıydı ama dağınık değildi; her adımı nereye bastığını bilen birinin hareketiydi. Telaşlı değildi. Ama rahat da değildi.

Ela’nın içinde bir şey kıpırdadı.

Bu korku değildi.

Bu… bir yanlışlık hissiydi.

Sanki olması gereken bir şey olmuştu ama olmaması gereken bir şekilde.

Kapüşonlu figür merdivenleri hızla döndü, Ela’nın bulunduğu kata doğru sadece bi an başını çeirdi. Göz göze gelebilecekleri kadar aydınlık değildi, otomatı yaptırması için yönticiyle tekrar konuşması gerekiyordu. Tarif eedemediği bir duyguya kapıldı: görülmüş olma ihtimali onu korkutmuştu. Sana ne eine gir işte diye düşündü ama sanki onu o kabustan uyandıran his, aşağıya inip control etmesini istiyordu.

Kapıyı kapatmadı.

Olduğu yerde kaldı.

Zihni şimdi daha net çalışıyordu ama aynı zamanda bölünmüştü.

Bir tarafı hâlâ aynı şeyi söylüyordu:

“İçeri gir kapını kitle, uyu.”

Ama diğer taraf artık daha güçlüydü.

“Eğer girmezsen, hep düşüneceksin.”

Ela derin bir nefes aldı.

Ve merdivenlere yöneldi.

 

Alt kata indiğinde, kapının aralık olduğunu fark etti, garip. Sadece 10 dakika içerisinde midesi ikinci kez ağzına gelmişti.İçerinin çirkin beyaz ışığı, kapı aralığından dışarı sızıyordu. Kapının önünde kararsızca durdu.

Boğazını temizledi.

“Merhaba?” dedi.

Sesi, düşündüğünden daha zayıf çıktı.

Cevap yoktu.

Bir adım daha attı.

“İyi misiniz?”

Yine sessizlik.

Ama bu artık boş bir sessizlik değildi. İçinde bir ağırlık vardı. Bir şeyler çok yanlış hissettiriyordu. Ela kapıyı itti.

Kapı yavaşça açıldı.

Bu anı hayatı boyunca unutmayacaktı.

 

Kadın yerde yatıyordu.

Ama bu, rastgele düşmüş bir beden değildi.

Bu… yerleştirilmişti.

Kolları iki yana açılmıştı ama doğal bir düşüşle değil; sanki bilinçli bir şekilde konumlandırılmış gibi. Bacakları hafifçe bükülmüş, başı yana çevrilmişti. Kan vardı, ama dağınık değildi. Aksine, kadının etrafında toplanmış, neredeyse bir çerçeve oluşturacak şekilde yayılmıştı.

Ela’nın bakışları odanın içine doğru kaydı.

Ve o zaman fark etti.

Bu bir cinayet sahnesi değildi sadece.

Bu… bir anlatımdı.

Kadının göğsünün üzerinde, kanla çizilmiş bir sembol vardı. Tanıdık değildi ama rastgele de değildi. Eğriler ve keskin çizgiler arasında bir denge vardı. Sanki bir şey anlatmak için seçilmiş, düşünülmüş bir işaret.

Etrafındaki eşyalar da dağınık değildi.

Aksine, fazla düzenliydi.

Sanki biri, bir sahne kurmuş ve sonra çekip gitmişti.

Ela’nın boğazı kurudu.

Geri çekilmek istedi.

Ama gözleri hâlâ kadının üzerindeydi.

Ve o an…

Kadının gözlerinin açık olduğunu fark etti.

Boşluğa bakıyordu.

Ela’nın içindeki gerilim artık taşınamaz hale geldi.

Ve çığlık attı. Tekrar tekrar, avazı çıktığı kadar.

 

Sonrası hızlı gelişti.

Kapılar açıldı, insanlar çıktı, sesler çoğaldı. Bir anda yalnızlık dağıldı ama rahatlama gelmedi. Polis geldiğinde ortam değişti. İnsanlar geri çekildi, sınırlar çizildi, sorular başladı. Ela konuştu, cevap verdi, olanları anlattı ama anlattıklarıyla hissettikleri arasında büyük bir boşluk vardı.

 

Ve sonra o geldi.

Komiser Cemal.

İçeri girdiğinde diğerlerinden farklı olduğu hemen belli oluyordu. Daha yavaş hareket ediyordu. Daha az konuşuyordu. Ama daha çok görüyordu.

Kadına baktı.

Uzun süre.

Sonra odaya.

Sonra tekrar kadına.

Yardımcısı İlker yanına yaklaşıp bir şeyler söylemeye çalıştı ama Cemal onu yarıda kesti.

“Bunu yapan biri,” dedi, gözlerini sahneden ayırmadan, “sadece öldürmek istememiş.”

İlker kaşlarını çattı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Cemal kısa bir süre sustu.

Sonra çok sakin bir şekilde cevap verdi:

“Anlatmak istemiş.”

 

Cemal yanına geldiğinde Ela pembe çizgili pajama takımıyla kapının hemen önündeki merdivene oturmuş, bir komşunun uzattığı hırkayı omuzlarına almış, titriyerek oturuyordu. Soğuğu hissetmiyordu, hala şokun etkisindeydi.

Cemal oturmadı ama eğildi.

“Sen mi buldun?”

Ela başını salladı.

“Birini gördün mü?”

Ela tereddüt etti.

Kapüşon.

O kısa an.

“Evet,” dedi.

Cemal dikkatle baktı.

“Nasıl biri?”

Ela başını salladı.

“Bilmiyorum… ben… bilmiyorum ama…” dedi.

Durdu.

Cemal bekledi.

“Sanki… acele etmiyordu.”

Cemal bu cümleyi hafızasına kaydetti.

 

Ve o andan itibaren, bu sadece bir cinayet değildi.

Bir başlangıçtı.

Ela’nın söylediği o son cümle, merdiven boşluğunun dar ve soğuk duvarlarında yankılanmadı; öyle büyük, öyle dramatik bir etki yaratmadı belki, ama Cemal’in zihninde, yılların alışkanlığıyla oluşmuş o sessiz kayıt sisteminde kendine yer buldu. Çünkü insanlar genelde gördüklerini anlatırdı; nadiren hissettiklerini. Ve bir tanığın, “acele etmiyordu” gibi bir cümle kurması, olayın yüzeyinden çok daha derin bir yere işaret ederdi.

Cemal doğruldu. Ela’ya bir süre daha baktı. Bu bakış, bir polisiye meraktan çok, insanı tartan bir bakıştı. Ela’nın yüzünde korku vardı, evet; ama o korku tek başına değildi. Altında başka bir şey daha vardı. Tanıdık bir gerilim. Sanki gördüğü şey onu sadece sarsmamış, bir yerinden yakalamıştı.

“Daha sonra tekrar konuşacağız,” dedi Cemal.

Sesi yumuşak değildi ama sert de değildi. Daha çok, tartışmaya açık olmayan bir kesinlik taşıyordu. Ela başını salladı ama neyi kabul ettiğini tam olarak bilmiyordu.

Cemal merdivenlerden yukarı çıktığında İlker hemen yanına yaklaştı. Genç sayılmazdı ama Cemal’in yanında hâlâ acemi hisseden bir tarafı vardı. Not defterini çoktan çıkarmış, hızlı hızlı bir şeyler karalamaya başlamıştı bile.

“Komiserim,” dedi alçak bir sesle, “olay yeri inceleme ekipleri yolda. Ama ilk bakışta… yani bu bir hırsızlık değil. Evde bir zorlama yok. Kapı kırılmamış. Kadının üzerinde de-”

Cemal elini kaldırdı.

“İlk bakışta hiçbir şey yok,” dedi.

İlker sustu.

Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Cemal’in en sevmediği şey, olayların hemen bir kategoriye sokulmasıydı. Çünkü insanlar, anlamadıkları şeyleri hızla basitleştirerek rahatlamaya çalışırlardı. Oysa bazı olaylar, özellikle de bu tarz olanlar, basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.

Cemal içeri girdi.

Odanın içindeki hava ağırdı. Sadece kan kokusundan değil; daha çok, bir düzenin bozulmuş olmasından doğan o görünmez baskıdan. Odanın ortasında yatan kadına doğru yavaşça ilerledi. Her adımını ölçerek atıyordu. Sanki zemine değil de, sahnenin kendisine basıyordu.

Kadının yüzüne eğildi.

Gözleri açıktı.

Bu, Cemal’in en sevmediği detaylardan biriydi. Açık gözler, ölümün ani değil, farkında olarak geldiğini düşündürürdü. Ama burada bir şey daha vardı. Kadının yüzünde panik yoktu. Ya da Cemal görmek istediği şeyi görmüyordu.

Başını hafifçe yana eğdi.

“İlker,” dedi.

“Efendim?”

“Bu kadın korkmamış.”

İlker şaşırdı.

“Nasıl yani?”

Cemal doğruldu. Odanın içine tekrar baktı.

“Ya korkacak zamanı olmamış,” dedi, “ya da… korkması gerekmeyen birine kapıyı açmış.”

Bu cümle havada kaldı.

İlker bir şey söylemedi ama yazdı.

Cemal’in bakışı o sırada yerdeki detaylara kaydı. Kanın dağılımına, eşyalara, kadının konumuna… ve en sonunda göğsündeki o işarete.

Yaklaştı.

Eğildi.

Bu bir semboldü. Ama sıradan bir sembol değildi. Rastgele çizilmiş gibi görünse de çizgilerin yönü, kesişim noktaları ve oranları bilinçliydi. Bir şey anlatmaya çalışan, ama bunu doğrudan değil de dolaylı bir dille yapan birinin işi.

“Gördün mü?” dedi Cemal.

İlker yanına yaklaştı.

“Evet komiserim… ama bir şeye benzetemedim.”

Cemal başını hafifçe salladı.

“Benzemek zorunda değil,” dedi. “Bazen mesele neye benzediği değil, neden çizildiğidir.”

İlker bu sefer yazmadı.

Sadece baktı.

Cemal devam etti:

“Bir insan, birini öldürür ve gider. Ama bir şey çizerse… kalmak ister. Anlaşılmak ister.”

İlker’in yüzünde kısa bir tereddüt belirdi.

“Yani… bu kişisel bir şey mi?”

Cemal kısa bir an sustu.

Sonra:

“Hayır,” dedi. “Bu kişisel değil.”

Durdu.

Sonra daha alçak bir sesle ekledi:

“Bu… tekrar edilebilir bir şey.”

İlker’in kalemi bu sefer durdu.

“Komiserim, siz gerçekten-”

“Evet,” dedi Cemal, sözünü keserek. “Gerçekten onu düşünüyorum.”

İlker derin bir nefes aldı.

“Türkiye’de böyle şeyler…” dedi, cümlesini tamamlayamadan.

Cemal başını kaldırdı.

“Türkiye’de insanlar ne yapıyorsa, bunu yapan da onu yapıyor,” dedi. “Farklı bir gezegenden gelmedi.”

Bu sefer İlker cevap vermedi.

Çünkü bu cümle, tartışılacak bir cümle değildi.

 

Aşağıda, merdivenin başında oturan Ela ise hala aynı pozisyondaydı.

Komşuların sesi azalmıştı. İlk panik dağılmış, yerini daha kontrollü bir meraka bırakmıştı. İnsanlar fısıldayarak konuşuyor, arada Ela’ya bakıyor ama doğrudan soru sormaktan çekiniyorlardı. Çünkü bazen, bir şeyi ilk gören kişiye yaklaşmak, o şeyi tekrar görmek anlamına gelirdi.

Ela’nın elleri hâlâ titriyordu.

Ama bu titreme soğuktan değildi.

Kendi içinde, gördüğü şeyle ilgili bir denge kurmaya çalışıyordu. Onu bir çerçeveye oturtmak, anlamlandırmak, küçültmek istiyordu. Ama ne zaman gözlerini kapatsa, o görüntü aynı netlikle geri geliyordu.

Kadının kolları.

Kanın düzeni.

Ve en çok…

O sembol.

Ela gözlerini açtı.

Bir anlığına, 1 saat önce gördüğü kapüşonlu figürü düşündü. O kişinin bu sahneyle bağlantısını kurmak zor değildi. Ama asıl zor olan, o figürün nasıl biri olduğunu anlamaktı.

Çünkü gördüğü şey, kaçan birine ait değildi.

Bu düşünce, Ela’nın göğsünü tekrar sıkıştırdı.

 

Cemal tekrar aşağı indiğinde, Ela hala oradaydı.

Bu sefer yanına daha yakın durdu.

“Şimdi sana birkaç soru daha soracağım,” dedi.

Ela başını kaldırdı.

Gözleri biraz daha netti şimdi. Şok tamamen geçmemişti ama yerini daha keskin bir dikkat haline bırakmaya başlamıştı.

“Kapıyı açtığında… içeriden başka bir ses geldi mi?” diye sordu Cemal.

Ela düşündü.

Başını yavaşça iki yana salladı.

“Hayır.”

“Kadını gördüğünde… hareket ediyor muydu?”

Ela’nın yüzü gerildi.

“Hayır.”

Cemal başını salladı.

“İyi,” dedi.

Sonra bir an durdu.

“Onu gördüğünde… ilk ne düşündün?”

Bu soru Ela’yı hazırlıksız yakaladı.

Cevap vermedi.

Çünkü cevap basit değildi.

Cemal bekledi.

Ela sonunda konuştu:

“Birinin… bunu böyle bırakmayacağı,” dedi.

Cemal’in bakışı sabitlendi.

Ela devam etti:

“Sanki… biri bunu görsün diye yapılmıştı.”

Bu cümle, Cemal’in ilgisini tamamen topladı.

Çünkü bu, bir tanığın değil, bir gözlemcinin cümlesiydi.

Ve Cemal o an anladı:

Ela sadece bir tanık olmayacaktı.

O geceden sonra, ne Ela’nın hayatı aynı kalacaktı…Ne de o apartman, sadece insanların yaşadığı sıradan bir bina olarak kalacaktı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder