Cumartesi, Mayıs 09, 2026

Bölüm 6

Karakolun koridorunda yürürken omzunun üzerinden biri ona bakıyormuş hissine kapıldı Ela. Bu gerçek bir his miydi yoksa son günlerde zihninin ona oynadığı oyunlardan biri miydi, ayırt edemiyordu artık. İnsan uzun süre korkuyla yaşayınca sezgileriyle paranoyası birbirine karışıyordu üstelik günlerdir uykusuzdu. Her bakış anlam kazanıyor, her sessizlik saklanmış bir cümleye dönüşüyordu. Eve gider gitmez sıcak bir duş alacak, düşsüz bir uykuya dalacaktı. Bir kadeh şarap ya da uyku ilacıyla.

Kısa hızlı adımlarla çıkışa yürürken floresan lambaların titrek ışığı duvarlarda solgun lekeler bırakıyordu. Bu kez kapısı açık bırakılmış bir odadan gelen televizyon sesini duydu, göremediği başka bir odada bir adam gülüyordu. Bu kadar normal seslerin arasında biraz önce konuşulan ölüm, ihanet ve kan görüntüleri daha da gerçek dışı görünüyordu. Ürperti geri geldi.

Dışarı çıktığında hava kararmaya başlamıştı.

İstanbul’un akşamları Ela’ya hep aynı şeyi hissettirirdi; sanki şehir gün boyunca insanlardan topladığı bütün yorgunluğu hava kararınca geri salıyordu. Kaldırımlar kalabalıktı, her zamanki insan kalabalığını birbirinin omuzlarına çarpa çarpa yürüyüp, yine de yalnız kalmayı başarıyordu bu şehirde.

Ela montunun cebine ellerini sokup yürümeye başladı.

Nereye gittiğini bilmiyordu. Az önce karakolda verdiği güzel bir uyku çekme kararına sadık kalamamıştı, sokağa çıktığı anda; artık eve dönmek bile istemiyordu.

Farkındaydı, ev artık dinlenilen bir yer gibi gelmiyordu ona. O günden beri dairesinin içinde adlandıramadığı bir his vardı; sanki odalar onu tanıyor ama o kendini tanımıyordu. Özellikle geceleri. Özellikle aynalarda. 

Yine yağmur başlamıştı, bu mevsimin İstanbulunda artık alıştığı; ince, soğuk bir yağmur. Sokak lambalarının altında neredeyse görünmeyen ama insanın içine işleyen türden.

Bir süre yürüdükten sonra farkında olmadan kendini Beyoğlu’nun ara sokaklarında buldu. Eskiden buraya gelmeyi severdi. Özellikle kötü hissettiği zamanlarda. Kalabalığın içinde kaybolmak rahatlatırdı onu. Sahaflara girer, eski kitapların arasında saatler geçirirdi. Toz kokusu, sararmış sayfalar, unutulmuş insanların altını çizdiği cümleler… Dönem dönem en yakını olan roman karakterleri, en yakın arkadaşları.

Sokağın köşesindeki küçük sahaf hala açıktı.

Kapının üzerindeki sarı ışık yağmurun altında bulanık görünüyordu. Ela bir an durdu. Sonra düşünmeden içeri girdi.

İçerisi sıcaktı.

Tanıdık, eski kağıt, kahve ve ahşap kokusu birbirine karışmıştı. Tavana kadar uzanan raflar her zaman düzensiz görünürdü yine de oraya düzenli uğrayan herkes bilirdi ki bu düzensizliğin içinde yılların alışkanlığı vardı. Tezgahtaki küçük radyodan çok kısık bir caz melodisi çalıyordu.

Dükkân sahibi yaşlı adam gözlüğünün üzerinden baktı.

“Uzun zaman oldu,” dedi sakin bir sesle.

Ela hafifçe gülümsedi. “Evet.”

Adam onu tanıyordu. Buraya yıllardır gelip giderdi Ela. Bazen konuşurlar, bazen saatlerce tek kelime etmeden saatler geçirirlerdi. Bu sessizlik rahatsız edici değildi.

Ela rafların arasında dolaşmaya başladı.

Parmakları kitap sırtlarının üzerinde yavaşça ilerliyordu. Bazı isimler tanıdık geldi, bazıları hiçbir şey hissettirmedi. Zihni hala karakoldaydı.

Şahmeran.

Kelime beyninin içinde yankılanıyordu.

Çocukluğunu düşündü istemsizce.

Ayvalık’taki eski taş evlerini. Yaz akşamlarını. Anneannesinin mutfakta yaptığı reçellerin kokusunu. Ve geceleri anlattığı hikâyeleri.

“İnsan en çok sevdiği yerden zehirlenir,” derdi bazen.

Ela o zamanlar bunun sadece masal cümlesi olduğunu sanırdı.

Şimdi ise bazı cümlelerin insanın içine yıllarca sessizce yerleştiğini fark ediyordu.

Bir rafın önünde durdu.

Alt sırada ince, koyu yeşil kapaklı eski bir kitap vardı. Kitabı çektiğinde kapağın üzerindeki desen yüzünden eli duraksadı.

Kıvrılmış bir yılan figürü.

Ela’nın midesi hafifçe kasıldı.

Kitabı açtı.

Sayfalar eskiydi, kenarları sararmıştı. Ortalarda bir yerde gözleri bir çizime takıldı.

Yarı kadın yarı yılan bir figür.

Altında şu cümle yazıyordu:

“Şahmeran ihaneti affetmediği için değil, unutamadığı için öldü.”

Ela’nın boğazı kurudu.

Cümleyi okuduğu anda zihninde ani bir görüntü parladı.

Bir erkek eli.

Bir telefon ekranı.

Mesajlar.

Sonra çok yoğun bir öfke hissi.

Ela kitabı aniden kapattı.

Nefesi hızlanmıştı.

“İyi misiniz?”

Sesi duyunca irkildi.

Başını kaldırdığında tanımadığı bir adamın sadece iki adım ötede durduğunu gördü.

Otuzlarının ortalarında görünüyordu. Uzun boyluydu. Siyah montunun yakası hafif ıslanmıştı. Elinde birkaç kitap vardı. Ama Ela’nın dikkatini çeken şey yüzü değil, bakışları oldu. İnsanların çoğu konuşurken karşısındakine tam bakmazdı. Bu adam bakıyordu.

Sakin, dikkatli.

Ela istemsizce kitabı daha sıkı tuttu.

“İyiyim,” dedi refleksle.

Adamın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“İnsanlar genelde iyi olduklarını söylerken bu kadar gerilmez.”

Ela cevap vermedi.

Adam birkaç saniye boyunca elindeki kitaba baktı.

“Şahmeran,” dedi. “Çok tuhaf bir hikâyedir.”

Ela’nın omuzları hafifçe gerildi.

“Nesi tuhaf?”

Adam düşünür gibi yaptı.

“İnsanların genelde yanlış kişiye canavar demesi.”

Bu cümle Ela’nın içinde bir yere dokundu.

Adam bunu fark etmiş gibi görünmedi. Elindeki kitabı kasaya bırakırken tekrar ona baktı.

“Bazı ihanetler insanı değiştirmez,” dedi sakin bir sesle. “Sadece içinde ne olduğunu ortaya çıkarır.”

Sonra parasını ödeyip çıktı.

Ela olduğu yerde kaldı.

Kapının üzerindeki zil yeniden çaldığında adam yağmurun içine karışıp gitmişti.

Ama Ela’nın kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Çünkü adamın yüzünü ilk kez görmesine rağmen içinde tuhaf bir his oluşmuştu.

Tanıdık.

Tehlike.

Ve açıklayamadığı başka bir şey daha.

Ela yavaşça aşağı baktı.

Adamın az önce durduğu yerde küçük bir kağıt parçası vardı.

Eğilip aldı.

Üzerinde tek bir cümle yazıyordu.

“Yılanlar derilerini değiştirebilir. Hafızalarını değil.”

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Bölüm 5

Karakol binası dışarıdan bakıldığında herhangi bir devlet dairesine benziyordu; gri, ruhsuz, insanın içine girdiği anda sesini alçaltmasına neden olan türden bir bina. Ama Ela içeri adım attığında hissettiği şey resmiyetten çok başka bir şeydi. Sanki burada yalnızca ifadeler değil, korkular da kayda geçiriliyordu.

Koridorda ilerlerken ayakkabılarının sesi zeminde yankılanıyordu. Duvarlarda solmuş duyurular, alttaki sökülmek için uğraşılmamış üst üste yapıştırılmış afişler vardı. Çay kokusu, eski dosya kağıtlarının nemli kokusuna karışıyor, bir odadan daktilo gibi tıkırdayan klavye sesleri geliyor, başka bir odada göremediği biri boğuk bir öfkeyle konuşuyordu. Karakolların kendine ait bir zamanı vardı; dışarıdaki hayat akarken burada her şey biraz daha ağır ilerliyordu.

Ela bekleme alanındaki plastik sandalyelerden birine oturduğunda ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdiğini fark etti. Parmakları soğuktu. Son birkaç gündür bedeninin kendisine ait olmadığını hissediyordu zaten. Uyuyor ama bir türlü dinlenmiyor, insanlarla konuşuyor ama sanki söylediklerini gerçekten duymuyordu. Her şeyin üzerinde ince bir sis var gibiydi.

Karşı duvardaki saate baktı.

Saniye ibresi ilerliyordu ama ona göre zaman hala o gecede durmuştu.

“Ela Hanım?”

Başını kaldırdığında Komiser Cemal’i gördü.

Adam ilk gördüğü günkü gibiydi; kırklı yaşlarının sonunda, yüzüne yerleşen yorgunluğu taşımayı öğrenmiş adamlardan biri. Ne tamamen sert görünüyordu, ne de güven veriyordu. Filmlerdeki iyi polis-kötü polis sahnelerini düşündü, Cemal Komiser iyi polisi oynayamamalı diye geçirdi içinden. İnsan onun yanında farkında olmadan daha dikkatli konuşmak istiyordu.

Ela ayağa kalktı ve onun takip etti.

Oda küçüktü. Pencerenin dışındaki gri gökyüzü içeriyi daha da solgun gösteriyordu. Masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı dosyaların kenarlarını aydınlatıyor, odanın geri kalanını gölgede bırakıyordu. Cemal oturduktan sonra önündeki klasörü açtı ama hemen konuşmadı. Sanki Ela’yı izliyordu

Ela otururken sandalyenin metal ayağı zeminde hafifçe sürtündü. Ses gereğinden fazla yüksek geldi.

“Nasıl hissediyorsunuz?”

Ela neredeyse gülecekti.

Polislerin insanlara bunu gerçekten sorması ona tuhaf gelmişti hep.

“İyiyim.”

Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.

Cemal kalemini çevirdi. “Olaydan sonra iki gün işe gitmemişsiniz.”

“Normal değil mi?”

“Normal.” Kısa bir duraksama. “Ama bazı şeyleri tekrar konuşmamız gerekiyor.”

Ela başını salladı.

“Bazen ilk ifadelerden sonra bazı ayrıntıları yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.” dedi sakin bir sesle

Ela başını hafifçe salladı.

“Anlıyorum.”

Aslında anlamıyordu. Ama insanlar böyle anlarda genellikle bunu söylerdi.

Komiser birkaç saniye dosyaya baktıktan sonra konuştu.

“Komşunuz hakkında çok şey öğrenmeye başladık.”

Ela istemsizce gerildi.

Adamın yüzü gözünün önüne geldi. Her zaman düzgün giyinen, apartmanda karşılaşınca kibarca gülümseyen o adam. Karısı öldükten sonra bir süre tamamen sessizleşmişti. Ela bazen onu balkonda sigara içerken görürdü; yüzünde insanın bakınca tarif edemediği türden boş bir ifade olurdu.

Sonra zaman geçmişti.

Ve bazı şeyler değişmişti.

“Kanser süreci zormuş,” dedi Cemal. “Karısını kaybettikten sonra çevresiyle bağını koparmış bir süre.”

Ela sessiz kaldı.

Komiser devam etti.

“Ama son aylarda farklı ilişkileri olduğu söyleniyor.”

Bu cümle odadaki havayı görünmez şekilde değiştirdi.

Ela bunu hissetti.

İçinde bir yere küçük bir taş düşmüş gibi oldu.

“Bana neden bunları anlatıyorsunuz?” diye sordu sonunda.

Cemal kalemini yavaşça çevirdi.

“Çünkü apartmanda yaşayan insanlar bazen sandığımızdan daha fazla şey görür.”

Ela bakışlarını kaçırdı.

Zihninde bir görüntü belirdi.

Adamı bir gece apartmanın önünde görmüştü. Yanında genç bir kadın vardı. Kadın gülerken adam eğilmiş, kulağına bir şey söylemişti. O an yüzündeki ifade Ela’nın garibine gitmişti.

Çünkü birkaç ay önce aynı adamı hastane koridorunda görmüştü.

Karısının serum torbasını taşırken ağlıyordu.

İnsanlar bu kadar hızlı değişebilir miydi?

Yoksa hep böyle miydiler?

“Eşinin ölümünden kısa süre sonra biriyle birlikte olmaya başlaması apartmanda konuşulmuş,” dedi Cemal. “Siz hiç dikkat ettiniz mi?”

Ela’nın boğazı kurudu.

“Neye?”

“Davranışlarına.”

Ela cevap vermedi hemen.

Çünkü zihninin içinde başka bir şey hareket etmişti.

Bir anı.

Mutfaktan gelen ışık.

Bir kadın sesi.

Çok kısık ama kırılmış bir ses.

“Ben ölürken bile mi?”

Ela gözlerini kırptı.

Görüntü kayboldu.

Kalbi hızlanmıştı.

Cemal bunu fark etmiş gibiydi ama yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı.

“İyi misiniz?”

Ela hemen toparlandı.

“Evet. Sadece… Yoruldum.”

Bu kez yalan söylediğini daha net hissetti.

Komiser dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Adamın dairesi. Olay yeri ekiplerinin çektiği görüntülerden biri.

Ela bakmamaya çalıştı ama gözleri istemsizce alttaki fotoğrafa kaydı.

Bir şekil vardı, ölü adamın elindeki buruşmuş kağıt

Kanla çizilmiş gibi parlak, ince, kıvrımlı bir iz.

İlk bakışta rastgele görünüyordu. Ama değildi.

Ela’nın midesi aniden kasıldı.

Çünkü şeklin neye benzediğini biliyordu.

Bir yılanın kıvrılan gövdesine.

Şahmeran.

Çocukken anneannesinin anlattığı hikâyeyi hatırladı aniden. Yeraltında yaşayan yarı kadın yarı yılan varlığı. İnsanlara bilgeliği öğreten ama sonunda sevdiği insan tarafından ihanete uğrayıp öldürülen Şahmeran’ı.

“İhanet,” derdi anneannesi bazen, “İnsanın içindeki en eski zehirdir.”

Ela o cümleyi neden şimdi hatırladığını bilmiyordu.

Ama odadaki hava bir anda ağırlaştı.

Cemal fotoğrafı geri çekti.

“Olay yerinde bunu görünce biraz şaşırdık,” dedi. “Bilinçli yapılmış gibi duruyor.”

Ela dudaklarını araladı ama konuşamadı.

Çünkü tam o anda zihninin en karanlık yerinde küçücük bir his kıpırdadı.

Tanıdık bir his.

Sanki o şekli daha önce görmüş gibi.

Ela nefesini tuttu.

Hayır.

Bu düşünce o kadar saçmaydı ki zihni onu anında geri itti.

Komiser ayağa kalktı. “Bugünlük bu kadar.”

Ela da kalktı ama kapıya yönelirken bir an dengesini kaybeder gibi oldu. Son günlerde sık sık oluyordu bu. Sanki zihniyle bedeni arasında ince bir gecikme vardı.

Kapıyı açarken Cemal’in sesi yeniden duyuldu.

“Ela Hanım.”

Döndü.

Komiser masasının yanında durmuş ona bakıyordu. Yüzünde okunamayan bir ifade vardı.

“Bazen insanlar sandıklarından daha fazla şey hatırlar,” dedi sakin bir sesle. “Sadece doğru yere bakmaları gerekir.”

Ela birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra başını hafifçe sallayıp odadan çıktı.

Ama koridorda yürürken, ilk kez gerçekten korktuğunu hissetti.

Katilden değil.

Zihninin içinde sessizce dolaşan o fikirlerden.

Pazar, Nisan 19, 2026

BÖLÜM 4


Sabah, Ela için bir başlangıç değil, yarım kalmış bir gecenin devamı gibiydi. Uyandığında bedeninin dinlenmiş olması gerekiyordu—ilaçların etkisi buydu—ama zihni hâlâ kapanmamış bir kapı gibiydi; düşünceler giriyor, çıkıyor, ama hiçbir zaman tamamen dağılmıyordu.

Yatağından kalktığında ilk yaptığı şey durmak oldu. Gerçekten durmak. Çünkü bir anlığına nerede olduğunu, hangi gün olduğunu ve hatta kim olduğunu bile zihninde yerine oturtmak zorundaymış gibi hissetti. Bu, unutkanlıktan değil; zihnin kendini koruma refleksinden doğan kısa ama derin bir kopuştu.

Sonra her şey geri geldi. Apartman. Kapı. Ceset. Ve o koku.

Ela gözlerini kapattı. Koku yoktu. Ama yokluğu bile bir varlık gibi hissediliyordu.

Neredeyse iki gündür uyuyordu, olaydan bu yana. İş yerinden izin almıştı ama izni bu sabah bitiyordu. Yataktan çıkmalı, artık gerçek hayatla yüzleşmeliydi.

Levent’e doğru yola çıktığında şehir, onun yaşadıklarından tamamen habersiz akıyordu. İnsanlar aceleyle yürüyor, araçlar sabırsızlıkla ilerliyordu, gökyüzü hala griydi. Ama bu gri, Ela’nın içindeki ağırlığın yanında neredeyse hafif kalıyordu.

Plazanın önüne geldiğinde cam cephe sabah ışığını soğuk bir şekilde yansıtıyordu. Bina, içeride çalışan yüzlerce insanın hayatını steril bir düzene sokmak için inşa edilmiş gibiydi. Ela içeri girdi, kartını okuttu, turnikelerden geçti. Her şey olması gerektiği gibiydi. O hariç.

Ofise adım attığında klavyelerin sesi, telefon konuşmaları ve düşük sesli sohbetler birbirine karışmıştı. Normalde bir arka plan gürültüsü olan bu sesler, bugün her biri ayrı ayrı zihnine batıyordu. Masasına yürüdü, çantasını bıraktı, oturdu. Ve bir an ne yapacağını bilemedi.

“Ela?” Başını kaldırdı. Karşısında Duygu vardı.

“Ela inanamıyorum neden tekrar telefonlarımı açmadın,” dedi Duygu, sesi hem alçak hem de heyecanlıydı. İşe gelmediği ilk sabah Duygu onu merak edip aramış Ela karakolda olduğunu söyleyip durumu özet geçmişti ama bu özet Duygu’ya yetmedi, aynı gün ve sonrasında tekrar tekrar detayları duymak için aramıştı. Duygu böyleydi, heyecanlı, ani kararlar veren, genellikle düşünmeden konuşan biri. Yine de kimsenin kalbini kırmaz, herkese yardım etmeye çalışırdı İyi niyetli oluşu dilindeki ayarsızlık kusrunu örtüyordu. “İyi misin?” dedi cevap vermesini beklemeden. Ela kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. “İyiyim.”

Bu kelime artık otomatikleşmişti.

Ahmetin masasına yaklaştığını gördü, onun sesi daha sakindi. “İyi görünmüyorsun,” dedi. Ela omuz silkti. “Normal. Her gün komşum öldürülmüyor” Ahmet kısa bir an düşündü. “Bence bu rastgele bir şey değil,” dedi. “Duygunun anlattığı kadarıyla tarikat işi olabilirmiş ya da Amerikan filmlerindeki gibi bir seri katil. Planlı gibi görünüyor”

Ela’nın kalbi hızlandı. Ama Ahmet’in sözleri ona değil, olaya dair bir yorumdu. Yine de zihninde yankılandı: planlı. Ela abartmamalarını söyleyerek konuyu kapamaya çalışırken Selim yanlarına geldi. Bir yıldır beraber çalıştığı Selim genelde onu neşelendirirdi. Kendisinden sadece 2 yaş küçük olmasına ragmen bitmek bilmez bir enerjisi ve her zaman gülen bir yüzü vardı. Ofis o olmasa çekilmez diye düşünürdü Ela. Bugün Selimin yüzünde gerçek bir endişe vardı. “İstersen yalnız kalmak istemezsen… ben kalabilirim yanında.” Ela bu teklife hazırlıklı değildi. “Gerek yok,” dedi sonunda. Zoraki gülümsedi “İyiyim.”

Ama bu “iyiyim”, bir kapanıştı.

Konuşmalar dağıldı, herkes masasına döndü. Ama Ela için hiçbir şey bitmedi. Bilgisayar ekranına bakarken gördüğü şey sayılar değil, kesilerdi. Düzenlerdi. Ve bir cümle: “İhanet, bedenin zehridir.”

Ela’nın zihninde bir düşünce belirdi. Polisler bu işi çözecek miydi? Belki. Ama ya çözemezlerse?

Ela derin bir nefes aldı. Bu düşünce mantıklı değildi. Ama güçlüydü. Ve geri çekilmedi.

Öğleden sonra telefonu çaldı. “Ela Hanım?” Komiser Cemal’in sesi. “Sizinle tekrar görüşmemiz gerekiyor. İfadenizde bizim için önemli olabilecek bazı noktalar var.”

Ela’nın kalbi hızlandı. “Ne zaman?” “Bugün mümkün mü?”

Ela etrafına baktı. Plaza. İnsanlar. Güvenli görünen düzen. Ve içindeki huzursuzluk. “Olur,” dedi.

BÖLÜM 3

 

Sabah, İstanbul’a her zamanki gibi geldi; yavaş, isteksiz ve gri. Ama Komiser Cemal için sabah, bir günün başlangıcından çok, bir önceki gecenin eksik kalan parçalarının devamıydı.

Karakolun kapısından içeri girdiğinde içerideki hava her zamanki gibi ağırdı; kahve, eski dosyalar ve uykusuzluk kokusunun birbirine karıştığı o tanıdık atmosfer. Masasına doğru yürürken zihni hâlâ olay yerindeydi. Gördüğü şey yalnızca bir cinayet değildi bu, bir mesajdı.

Cemal ceketini sandalyeye bıraktı, dosyayı açtı. Ela. İfadesini bir kez daha okumaya başladı. Satır satır. Kelime kelime.

Kapı. Aralık kapı.

Ela, eve geldiğinde kapının aralık olduğunu fark etmişti. Bunu açıkça söylemişti. Ama ardından ne yapmıştı? Yukarı çıkmış, saatler sonra tekrar inmişti. “Bir his” yüzünden.

Cemal sandalyesine yaslandı. Bu, insan doğasına aykırı değildi belki ama tam olarak tutarlı da değildi. İnsanlar ya meraklarına yenik düşerdi ya da korkularına. Ela ise ikisinin arasında kalmış gibiydi. Bu, hesaplanmış bir gecikme değil, daha çok kararsızlığın ve korkunun bir yansıması olabilirdi.

Kapı çaldı. İçeri İlker girdi; elinde iki kahve, yüzünde uykusuz bir dikkat. “Günaydın amirim.” Cemal başıyla selam verdi. “Dosyaya baktın mı?”

İlker kahveyi masaya bıraktı, sandalyeye oturdu. “Baktım. Ama açık konuşayım… bu normal bir cinayet değil.”

Olay yeri fotoğrafları masanın üzerine yayıldı. Selim Bey’in bedeni. Artık bir insan bedeninden çok, bir düzenlemenin parçası gibi görünüyordu. Göğüs kafesi açılmıştı—ama bu bir öfke patlamasının sonucu değildi. Kesiler düzgün, simetrik ve bilinçliydi.

“Bu işte bir düzen var,” dedi Cemal. “Rastgele değil.” İlker başını salladı. “Adli tıpla konuştum. Kesiler çok temiz. Amatör biri yapamaz. Ya tıp bilgisi var… ya da bunu daha önce yapmış.”

Cemal fotoğraflara baktı. Düzen. Mesaj. Sembol. “Eğer öyleyse,” dedi yavaşça, “bu sadece başlangıç.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Cemal dosyayı tekrar eline aldı. Ela. Tanık.

“Bir şey hâlâ oturmuyor,” dedi Cemal. İlker baktı. “Ela mı?” Cemal başını salladı. “Kapıyı görüyor ama içeri girmiyor. Saatler sonra geri dönüyor.” “Belki korkmuştur.” “Belki,” dedi Cemal. “Ama o zaman neden geri dönüyor?”

Cemal dosyayı kapattı. “Onu tekrar çağıracağız,” dedi. İlker başını kaldırdı. “Şüpheli olarak mı?” Cemal kısa bir an düşündü. “Hayır. Henüz değil. Ama bu sefer… sadece ne gördüğünü değil, ne hissettiğini de anlatmasını isteyeceğim.”

BÖLÜM 2

 

Sonraki birkaç dakika, Ela’nın zihninde birbirine karışmış, kesik kesik görüntüler halinde kaldı. Zaman, o anın ağırlığını taşıyamıyor, parçalanıyor, hızlanıyor ve anlamını yitiriyordu. Çığlığı apartmanın boşluğunda yankılanırken kapılar birer birer açıldı. Önce alt kattan tereddütlü adımlar duyuldu, ardından bir kapı gıcırtısı, sonra bir başkası… İnsanlar gecenin o saatinde, henüz ne olduğunu bilmeden ama geri dönülmez bir şeyin yaşandığını hissederek koridora çıktılar. Yüzlerinde uykunun kalıntılarıyla karışmış bir tedirginlik vardı; kimse yaklaşmak istemiyor, ama kimse de kapısını kapatıp geri çekilemiyordu.

“Ne oldu?” diye fısıldadı biri. Ela cevap veremedi. Ağzı açıktı, ama sesi çoktan tükenmişti.

Bir kadın Selim Bey’in kapısına doğru birkaç adım attı, ardından ellerini ağzına götürüp geri çekildi. Çığlık artık tek bir kişiden çıkmıyor, apartmanın içine yayılan, birbirine eklenen bir uğultuya dönüşüyordu.

“Polisi arayın!” “Ambulans!” “Allah’ım…”

Sözler yarım kalıyor, cümleler tamamlanamıyordu; çünkü bu manzarayı tanımlayacak bir kelime yoktu.

Ela hala kapının eşiğinde duruyordu. Ne içeri giriyor ne de tamamen dışarı çıkabiliyordu; sanki o anın tam ortasında donmuş, iki dünya arasında asılı kalmıştı. Gözleri Selim Bey’in bedeninden ayrılmıyor, ama aynı zamanda gerçekten baktığına da inanmıyordu.

Sireni ilk duyduğunda bunun gerçek olup olmadığını anlayamadı. Ses yaklaştıkça büyüdü, sokağı doldurdu. Mavi kırmızı ışıklar apartman girişine vurduğunda gecenin ağır perdesi bir anlığına yırtılmış gibi oldu. Polisler içeri girdi. Sonrası hızlıydı: sorular, talimatlar, telsiz sesleri… Ela’yı kenara aldılar.

“Hanımefendi, sakin olun. Bize ne gördüğünüzü anlatın.”

Ela anlattı. Kapının aralık olduğunu, seslendiğini, cevap alamayınca ittiğini… ve sonra gördüğünü. Kelime kelime, kontrollü. Tek bir şeyden bahsetmedi: lavanta kokusu. Çünkü o koku hala burnundaydı ve bu, mümkün olmaması gereken bir şeydi. Apartmandan taşmış, kalabalığın ve sirenlerin arasında bile onunla birlikte hareket ediyor gibiydi. Bunu nasıl anlatabilirdi? “Bir koku vardı, hala var” demek onu deli gibi gösterirdi. Sustu.

Cemal merdivenlerden yukarı çıktığında İlker hemen yanına geldi. Not defterini çıkarmış, hızlı hızlı yazıyordu. “Komiserim, olay yeri inceleme yolda. Ama ilk bakışta… bu bir hırsızlık değil. Evde zorlama yok, kapı kırılmamış. Adamın üzerinde de-” Cemal elini kaldırdı. “İlk bakışta hiçbir şey yok.” İlker sustu. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Cemal, olayların hemen bir kategoriye sokulmasından nefret ederdi. Çünkü bazı olaylar basitleştirildikçe gerçek anlamlarını kaybederdi.

Cemal içeri girdi. Odanın içindeki hava ağırdı; sadece kan kokusundan değil, bir düzenin bozulmasından doğan görünmez baskıdan. Adama doğru yavaşça ilerledi. Her adımı ölçülüydü, sanki zemine değil sahnenin kendisine basıyordu. Adamın gözleri açıktı. Bu, Cemal’in en sevmediği detaylardan biriydi. Açık gözler, ölümün farkında olarak geldiğini düşündürürdü. Ama burada bir şey daha vardı: yüzünde panik yoktu. “İlker,”dedi. “Efendim?” “Bu adam korkmamış.” Cemal’in bakışı yerdeki kağıda kaydı. Kadın başlı bir yılan sembolü. “Şahmeran,” dedi. Sonra ekledi: “Camasb, Şahmeran’ı sevdiğini söylemişti. Ama ilk fırsatta onun yerini padişaha sattı. İhanet, insanın kanında var.” İlker tereddüt etti. “Yani… bu kişisel bir şey mi?” Cemal başını salladı. “Hayır, dedi,  bilmiyorum.’’

Cemal, Ela’nın yanına doğru ağır adımlarla yaklaştı. Kalabalık biraz dağılmış, sirenlerin uğultusu geride kalmıştı. Ela hâlâ mermer basamakta oturuyordu, elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri boşluğa dalmıştı.

“Ela Hanım,” dedi Cemal, sesi ne yumuşak ne de sertti, sadece dikkatli. Ela başını kaldırdı.

“Biraz daha detaylı konuşmamız gerekecek. Ama önce… içeri girmeden önce farklı bir şey fark ettiniz mi?” Ela’nın kalbi bir anlığına durdu. Soru basitti, ama cevabı değildi. “Hayır,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Sadece kapının açık olduğunu gördüm.” Cemal bakışlarını ondan ayırmadı. Bu bakış, kelimelerin arkasını yoklayan bir bakıştı. “Peki,” dedi sonunda. “Ama şunu bilmenizi isterim… bazen küçük ayrıntılar, büyük resmi anlamamızı sağlar.”

Ela gözlerini kaçırmadı. Çünkü yalan söylemediğini düşünüyordu. Sadece eksik anlatıyordu. Lavanta kokusunu söyleyemedi.

Cemal cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Dumanı havaya karışırken Ela’ya dönüp ekledi: “Bunu yapan kişi sadece öldürmek istememiş. Bir şey anlatmak istemiş.”

Ela ürperdi. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi titrek.

Cemal kısa bir süre sustu, sonra çok sakin bir şekilde cevap verdi: “Bazı cinayetler, bir mesajdır. O mesajı anlamak için sizin gördükleriniz önemli.”

Ela başını eğdi. “Ben… sadece kapıyı açtım,” dedi.

Cemal sigarasından bir nefes aldı, gözlerini Ela’nın yüzünden ayırmadan: “Kapıyı açtınız. Ama bazen kapılar, sadece bir eve değil… başka bir şeye açılır.”

Ela’nın boğazı düğümlendi. Cemal ayağa kalktı. “İfade için bizimle gelmeniz gerekecek,” dedi.

Ela başını salladı. Ayağa kalkarken, lavanta kokusu hâlâ burnundaydı. Sırtından soğuk bir ürperti geçti.

BÖLÜM 1

Ela Levent’teki cam binanın 24. Katındaki excel tablolarından, o sonu gelmez ‘’verimlilik’’ raporlarından, çevik çalışma ‘’ritüelleri’’nden nefret ediyordu. Saat yediye yaklaşırken ofisten çıktı. Asansörde herkesin yüzü aynıydı: yorgun, ifadesiz ve birbirine değmeden var olmaya çalışan insanlar. Ela, kendi yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinin altındaki hafif morlukları fark etti ama önemsemedi. Bir süredir hiçbir şeyi önemsemiyordu zaten.

Şişhane metrosundan indiğinde, üzerine çöken rutubet kokusunu seviyordu. Beyoğlu'nun o kendine has kirli, yaşlı ve gizemli kokusu. Onun için Beyoğlu hiçbir zaman sadece bir semt olmamıştı.Gündüzleri, Levent’teki cam duvarlı hapishanenin steril ışığından kaçıp sığındığı bir kaçış noktası, geceleri ise zihninin içinde büyüyen uğultunun yankılandığı bir labirent.

Şişhane metronun merdivenlerini tırmanırken ensesinde bir soğukluk hissetti. Dönüp bakmadı, ama uğursuz bir çift gözün kendisini takip ettiği hissine kapıldı. Yorgun ve uykusuzum diye geçirdi içinden. Yağmur, İstanbul’un üzerine yağmıyor; şehri kirli, gri bir tül gibi sarıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. ​Apartmanın girişindeki ağır demir kapıyı her zamanki gibi zorlanarak açtı. Cihangir ile Çukurcuma arasında kalmış; yüksek tavanlı, merdivenleri her adımda feryat eden bir binada yaşıyordu.

Daha merdivenlere adımını atmadan önce, kokuyu aldı. Lavanta. Ama bu, hatırladığı hiçbir lavantaya benzemiyordu. Ne çocukluğundaki sabun kokusu ne de bir parfümün zarif dokunuşu. Bu koku ağırdı, yoğun ve neredeyse kasıtlıydı; sanki bir şeyin üstünü örtmek için değil, tam tersine, bir şeyi ilan etmek için oradaydı. Burnuna dolan yalnızca bir koku değil, bir duygu taşıyordu; huzursuz edici ve tuhaf bir şekilde tanıdık. Merdivenleri çıktıkça yoğunlaşıp değişen yapış yapış, ağırlaşan bir koku. Beşinci kata ulaştığında, ki kendisi hemen bir üst kattaydı, hem çıktığı merdivenlerden hem de kokunun ağırlığından başı döner gibi oldu, durdu. Komşusu Selim Bey’in kapısı aralıktı, kokunun kaynağının burası olduğundan emindi. Midesi ağzına geldi. Selim Bey; 30 yıldır bu binada oturan, zavallı merhum karısı hayattayken, onu her fırsatta aldatan, mahallenin "beyefendi" maskeli, ruhu çürük adamı.

Ela kapıya baktı. Kapı, tam kapanmamıştı; içeriye doğru hafifçe açık duruyor, karanlık bir boşluk gibi sessizce bekliyordu. İçeriden ışık sızmıyordu. Hiçbir ses yoktu. Ela bir an durdu. Kalbi hızlandı, ama bu hızlanma panikten çok bir uyarı gibiydi; zihninin bir köşesi ona “bakma” diyordu, diğer köşesi ise çoktan bakmaya başlamıştı bile. “Üstüme vazife değil,” diye mırıldandı, sesi merdiven boşluğunda tuhaf bir şekilde yankılandı. 

Döndü. Üst kata, kendi kapısına yürüdü, anahtarı kilide yerleştirdi, içeri girdi ve kapıyı kapattı. Kilit sesi, o an için dünyayı ikiye böldü: dışarısı ve içerisi. Ela içerideydi.

Evinin içi her zamanki gibiydi; düzenli, sessiz. Eşyalar yerli yerindeydi, hiçbir şey eksik ya da fazla değildi. Ama buna rağmen ev, o gece farklı geliyordu. Havadan diye düşündü, sanki duvarlar biraz daha daralmış, hava biraz daha ağırlaşmıştı. Çantasını bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Evi havalandırmak için salondaki camı hafif aralayıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında suyun sesi, zihnindeki uğultuyu bastırmak ister gibi yükseldi. Sıcak su omuzlarından aşağı süzülürken gözlerini kapattı. Normalde bu an, günün ağırlığını üzerinden attığı andı. Ama o gece su, onu rahatlatmadı; aksine, düşüncelerini daha belirgin hale getirdi. Lavanta kokusu, aralık kapı, sessizlik.

Ela gözlerini açtı.

“Üstüme vazife değil,” dedi tekrar, bu kez daha sert bir tonla, sanki kendi içinde birine karşı çıkıyormuş gibi. Duştan çıktı, havluyla saçlarını kuruladı, yatağa gitti. Işığı kapattı ve uzandı.

Uyumaya çalıştı ama uyku, o gece ona gelmedi. Daha doğrusu, gelip gelmediğinden emin olamadı. Bir süre sonra bedeninin ağırlaştığını hissetti, ama zihni açık kalmış gibiydi. Gözleri kapalıydı, ama sanki karanlığın içinde görüntüler dolaşıyordu. Zaman parçalanmış gibiydi; birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi, bunu ayırt edemiyordu. Bir ara, gerçekten uyuduğunu düşündü ama hemen ardından, aslında hiç uyumamış olabileceği hissi geldi. Yatakta döndü, yastığı düzeltti tekrar döndü. Kalbi yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Lavanta kokusu hala burnundaydı. Bu mümkün değildi. Kapıyı kapatmıştı. Ama koku sanki içerideydi. Ela gözlerini açtı. Karanlıkta tavana baktı. Bir süre daha direndi. Kendine mantıklı açıklamalar bulmaya çalıştı. Belki Selim Bey kapıyı açık unutmuştur, belki biri gelmiştir. Belki ve muhtemelen hiçbir şey yoktur.

Sonunda yataktan kalktı. Ayakları yere değdiğinde soğuğu hissetti, camı aralık bırakmıştı. Önce salondaki cama gitti, aralık bıraktığı camı kapatırken sokağa baktı, şehir uyuyordu. Ardından kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna koyduğunda kısa bir an durdu, bu geri dönüş noktasıydı. Dönmedi.

Kapıyı açtı.

Merdiven boşluğu karanlıktı, sessizlik daha yoğundu şimdi. Ela yavaşça aşağı inmeye başladı. Her adım, içindeki o gerilimi biraz daha sıkılaştırıyordu. Kafanda kuruyorsun dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Selim Bey bakkala giderken kapıyı aralık unutmuştur muhtemelen.

Alt kata ulaştığında gözlerini kaldırdı. Kapı hâlâ aralıktı, hiç değişmemişti. Ela birkaç adım yaklaştı. Boğazı kurumuştu.

“Selim Bey?” diye seslendi. Sesi beklediğinden daha ince çıktı.

Cevap gelmedi. Bir adım daha attı.

“Selim Bey, iyi misiniz?” Yine sessizlik.

Ela elini kapıya uzattı, ağır çelik kapıyı itti. Kapı ağır ağır açıldı. İçerideki karanlık, sanki dışarı doğru genişledi.

“Selim Bey?” diye seslenerek bir adım attı, cevap gelmeyeceğini anlamıştı. Bir adım daha ve sonra…

Gördü.

Zaman durdu, Ela olduğu yerde kaldı. Gözleri açıktı ama gördüğü şeyi algılayamıyordu.

Selim Bey yerde yatıyordu. Vücudu… Açılmıştı. Göğüs kafesi, insan bedenine ait olmaması gereken bir düzenle ikiye ayrılmıştı. Kan, halının üzerine yayılmıştı ama rastgele değil; sanki bir el onu yönlendirmiş, belli bir kompozisyon yaratmıştı.

Sadece baktı; kaçmadı bağırmadı. Hiçbir şey yapmadı. Belki saniyeler sürdü. Neden sonra geri çekildi, Nefes alamıyordu, boğulacak gibi oldu. Sonra gördü. Selim Bey’in avucunda duran kağıdı. Yaklaşmaması gerekiyordu. Ama yaklaştı. Tamamını göremiyordu ama kağıdın üzerinde bir çizim vardı. Yarı kadın, yarı yılan bir figür. Pullar, ince ince işlenmişti.

Şahmeran.

 İçinde bir şey kırıldı. Tekrar tekrar, avazı çıktığı kadar çığlık attı.

Salı, Eylül 23, 2025

251024 dönüş/veda

Gecenin artığı, sabaha devrolmuş solgun bir sessizlik. Dar sokaklardan taşan ekmek kokusu, uykusuz gözlerin üstüne örtülmüş bir perde gibi ağır. Çocuk adımlarının çekingenliğiyle yankılanan kaldırımlar, şehrin acımasız diliyle fısıldıyor: “burası sana ait değil.” 

Sabah, kendini unutturmak ister gibi ağır ağır doğuyor pencereden. Perdenin arasından süzülen ışık, geceden kalan fincanların, küllükteki izmaritlerin ama en çok yalanların üstüne düşüyor. Odada hâlâ sesinin, teninin hayaleti dolaşıyor. Her harfi sahte, her hücresi kirli.

Aynada yüzüm var, yabancı bir yüz. Gözleri artık bakmıyor. Durgun bir göl gibi sakin duran bakışlarımda, bıraktığın boşluk saklı. Aynadaki aks suya eğilen bir gölge gibi; dokununca dağılan, tutunca kaybolan; bir sis, bir gölge, bir yansıma.

Gün içeri sızıyor, saat ilerliyor, sokaktaki hayat alışkanlığına devam ediyor. Komşunun kapısı gıcırdıyor, arasından sabah telaşı akıyor. Kediler aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor. İçimde, her şey durmuş, kalbim kabullenemediği o gerçeğin ağında çırpınıyor.

Ben, senin hiç olmadığın birini sevmişim.

Yatakta hâlâ kokun var. Artık ait olmanın değil, ihanete bulanmış bir yabancılığın kokusu. sarılmak istesem, diken; koklamak istesem zehir.

Pencerelerin ardında durmayan sesler, pervazlardan sızıp dolmuş, içimden taşmış. Martılar çığlık çığlığa:

Yalan.

Pazar, Şubat 03, 2019

910220

parmaklarımı bir köz gibi yakan düğme. o gece pencerenin önünde bulduğum, unutulmuş düğme. hiç yaşanmamış balkon sohbetlerinden arda kalan, yanıma kalan, cebimde kalan küçük gri düğme. iki şeyi birbirine tutturan, bir yapan, bizi ayıran gri düğme.

7100

annemin teneke kutusu şıngır şıngır annemin masasının altında; düğme kutusu renk renk boy boy düğmeler teneke kutu şıngır şıngır rengarenk annemin odası, annemin karanlık odası dikiş iğneleri, düğmeler, renkli düğmeler, dönen düğmeler, kumaş düğmeler, plastik düğmeler, annemin karanlık odasında düğmeler, iğneler, kış geliyor, şıngır şıngır kış geliyor.

Çarşamba, Ekim 24, 2018

2510

Yazacak yerim, çalacak kapım olsaydı burada olmazdım. Burada olmaktan hoşlanmıyorum. Ama belli ki kafamdaki seslerin susacağı yok. Yazmam gerek, yazmazsın delireceğim. Yeniden aynı şeyleri yaşamaya gücüm yok. Kendime bakacak halim yok. Bir ayna olsaydım ve ben, kendime ayna olan kendimden bakabilseydim; catlardım.

Hatalı üretilmiş bir yapboz parçası gibiyim, ne bir şeyi tamamlayabiliyorum ne de tek basima bir anlam ifade edebiliyorum. Yok olup gitsem hiçbir şey değişmeyecek, muhtemelen farkedilmeyecek.

Pazartesi, Şubat 26, 2018

2702

sabahın erken saatleri, denize gölgesi yeten bir şehrin acı çığlıklarını anımsatan martı sesleri. sokakta kimi yılların alışkanlığına boyun eğmiş sakin, kimi  kavgasıyla güçlü yankılanan düzensiz ayak sesleri.

002081022072

Uykumdan bastıramadığım çığlığımın sesiyle uyandım. Gözlerimi açtığımda henüz güneş doğmamıştı. Ellerim istemsizce boynuma uzandı, boğazım acıyordu. O korkunç rüyayı tekrar görmeye başladığımı bilmek, bende tekrar tekrar çığlık atma isteği yaratıyordu. Koşabildiğim kadar uzağa koşmak ve bu korkunç halimden uzaklaşmak istiyordum. Bunun yerine yattığım yerden doğrulup gece baş ucuma bıraktığım bardağa uzandım. Su ısınmış, içimdeki ateşi bastıracağına daha fazla su isteğine sebep olmuştu. Pencereden sızan sarı ışığın altında odaya baktım. Uzun zamandır yatağımda uyuyamıyordum, salondaki bir kanepeyi yatak olarak kullanmaya alışmıştım. Yerimden kalktım, ayaklarım soğuk taşlara değdiğinde ürpersem de, bu bana kendimi iyi hissettirmişti. Bunun gerçek olup olmadığını sorguladım. Komik, sanki insan gerçeği bilebilirmiş gibi.

...

Pazar, Aralık 17, 2017

237. gün

Biliyorsunuz, uzun süredir hasta ve yalnızım. size hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve içimdeki karanlıktan kurtulamayacağımın farkında olduğumu söylemiştim. Buna rağmen bana umut verdiniz ve kısa bi süre için de olsa onlardan olmanın nasıl bir his olduğunu tatmama yardımcı oldunuz. Bu yüzden sizden nefret etmem gerektiğini düşünüyorum ancak biliyorum ki sizin bir suçunuz yok. Ne içimdeki karanlık ne de kurtulamadığım bu gölgeler sizin suçunuz. Siz benim için elinizden geleni yaptınız, teşekkür ederim. Bazı şeylerin değişmesini ummuştum, yazık ki hayattan bir şeyler beklemek çoğu zaman boşunadır. O geceyi biliyorsunuz, hayatımın en karanlık ve uzun gecesi. Yüzyıllarca süren o gecenin ardından, dün gece uyku ile uyanıklık arasında kanımda bol miktarda yabancıyla beraber bir düş gördüm. O geceyi bir gölge oyununda izlemek gibiydi. Öleceğimden emindim ama gördüğünüz gibi ne yazık ki hala buradayım. Bunlar bir veda, günah çıkarma, affedilme yahut affetme arzusuyla yazılmış satırlar değil. Bunlar sadece elektrik tellerinin sokağıma düşüşü.

Güzellikten çok kusursuzluğa olan düşkünlüğümden ve arayışımdan haberdarsınız. Törenler Kitabında konuğun ikram edilen ilk fincana ağırbaşlılık ikinciye ise saygılı bir hoşnutlukla karşılık verilmesi gerektiği yazar. Çok daha derin ve ayrıntılı olmakla birlikte benim beklentilerim de benzer kurallar ve alışkanlıklar üzerinedir. Konfüçyüsün ardından yetişen herkes gibi yahut her Talmudcu gibi bu kusursuzluk arayışının hakim olmasına engel olamıyorum. Lakin biliyorum ki kusursuzluk arayışındaki ben, kusursuzluktan çok uzak; bozuk ve çürük bir yapıya sahibim.Bunu değiştirebilecek hiçbir güç yok. Bu çürümüşlüğü maskelemek ve saklanmak adına sürekli kendimi içinde bulduğum değişim hevesleri, şimdi görüyorum ki; bakışlarıma, mimiklerime hatta ten rengime varana kadar işledi. Kusurlarımdan kaçtığım her gün için aynada kendime biraz daha yabancılaşmaya başladığımın farkındayım. İçimde kendi yarattığım ve artık kontrol edemediğim -daha çok kontrol etmekten yorulduğum- bu farklı benlikleri daha fazla taşımak istemediğimden kontrolü devralmalarına izin vereceğim. Bu kararı çok uzun zaman önce vermiştim fakat ne yazık ki cesaretimi yeni toplayabiliyorum. Doğru olanı yaptığımın farkında ve memnunum.

Umuyorum ki bu kararla beraber çevremde yarattığım kara delikten pek çok kişiyi kurtaracağım. Kendime ve size bir teşekkürü borç bilir, katii suretle bu durumdan sorumluluk hissetmemenizi umut ederim. Aksine benim için en iyisinin bu olduğunu bilmelisiniz.

Teşekkürler ve hoş kalın.

-ö.

Salı, Haziran 20, 2017

gök gürlüyor, korkuyorum tenim  karıncalanıyor korkudan beynim uyuşuyor tenim alev alev alnımı yanaklarımı duvarlara bastırıyorum soğuk suyun altında oturuyorum saatlerce yağmurun altında durmak istiyorum üzerimdeki pislik üzerimdeki yalan üzerimdeki bu kan aksın istiyorum bu sahte ağrılarınız ağıtlarınız bu sahte hayatlarınız aksın ben size ne yaptım içim yanıyor içim kavruluyor kanım kuruyor gözyaşımda boğulmak istiyorum. gözyaşım yok, korkuyorum çok korkuyorum nefret ediyorum. hepinizden sesinizden, soluğunuzdan, akan kanınızdan, kapanan gözünüzden, göğsünüzden, ellerinizden, bileklerinizden. hepinizi öldürmek istiyorum tüm dünyayı yakmak yıkmak hepinizin ölüsünün üstüne basıp bir sigara yakmak. içimdeki kini görseniz kör olursunuz, içimdeki çığlıkları ölüm arzunuzla kıvranan ruhumu duyabilseniz kulaklarınızı kesersiniz. kabul edemiyorum yalanlarınızı kabul edemiyorum inanamıyorum neden neden neden tek düşünebildiğim neden hepinizden nefret ediyorum en çok senden yüzlerce kez milyonlarca kez senden dudaklarından sesinden gözlerinden senden nefret ediyorum. neden, yalvarırım bana cevap ver neden. neden. beni en çok sen anlarsın beni sadece sen anlarsın sen bensin neden. neden yaptın neden içimde kalan son inancı söküp aldın benden neden yalan söyledin bana neden. senin için kendimden vazgeçmeye hazırdım aşk değil sevgi değil, ben senin bir anlık mutluluğuna ömrümü vermeye hazırdım sen bendin sen mutluluğu bil istedim sen gül istedim sen en çok kendini sev istedim benim sahip olduğum tek şey bir gün bulacağıma inandığım cevaplardı benim sahip olduğum tek şey umutlarımdı. umudumu aldın. hayatımı çaldın. inandığım her şey yanıp kül olduğunda ardımdan bir sigara yak. benim için çek içine. benim için öldür kendini. bana şiirler okuma. bana ölümler vaatet

Cuma, Şubat 24, 2017

makber

gözlerimde hiç doğmayan günlere hasret var. Ne zaman biter bu yalnızlık hissi ne zaman susar sorular. ne zaman bitecek bu depremler, ne zaman dinecek yağmurlar. Ne zaman bulacağım aradığım o bilinmeyenin yolunu, bu yokuşlar nerede biter sen bilirsin her şeyi, cevap ver baba.

gittiğim her şehirden bir avuç toprak getirdim, camın önünde durur hepsi, senin yanında. göremediğin dünyaları getirdim sana, hep merak ettiğin dünyaların kokularını doldurdum şişelere. biliyorum hep benim yüzümden, hiç fırsat bulamadın görmeye. belki pişman oldun, ama hiç söylemedin hayatını bana verirken. sen kendine bir hayat kurmadın baba, hayatını bana kurdun. saatini hep ileri alırdın, geç kalmaları sevmediğinden. ölüm seni tanımamış belli, kolundaki saate kanmış.

sessizce kalkıyorum soğuk yatağımdan, zaten uzun zamandır ısınmıyor geceler. içimde sabahlara korku, içimde dayanılmaz acı. boğazımda düğümlenen anılar, hiç geçmeyen keşkeler. kelimeler bile susturamıyor içimdeki çığlıkları, içimde hiç dinmeyen dünlerin ağıdı. çıplak duvarları izliyorum camdan belli belirsiz vuran güneş ışığında, başucumda bıraktığım saatinin camından tavana yansıyan ışığı izliyorum. seni anımsatıyor o da, diğer her şey gibi. seni düşünüyorum nefes alıp verişlerimin durağında. yaşamak dayanılmaz acı. hatıraların çok öncesinde yaşanmış başka bir hayatın cehennemi bu. evet yaşamak dayanılmaz acı. dayanamıyorum daha fazla kendimi sokaklara atıyorum, sokaklar dar gelecek biliyorum, sokakların duvarları kalın. sokaklar dar gelirse denizlere gideceğim, denizlerin dibi bataklık. insan nasıl yaşar, ellerim hep toprak gözlerim hep kan, yaş. ellerin gibi, ellerin hep yaş. ayakkabılarımı nasıl buldum da giydim hatırlamıyorum, evden nasıl çıktım bu sokağı nasıl buldum yeniden. insanlar geçiyor yanımdan ben duruyorum, yaşıyorlar, koşuyorlar, yetişiyorlar bazen. ben vapurları bile kaçıramıyorum, ben bu dünyaya durmaya geldim. hikayelerini merak ediyorum, isimlerini değil. gözlerine bakmıyorum ama merak ediyorum en sevdikleri renk hangisi. kahvaltıda ne yedi o adam, çayına kaç şeker koyar o çocuk. ben soğuk severim belki merak eden olur, bağıra bağıra soğuk severim. ellerin gibi, kapalı gözlerin gibi, ölüm gibi soğuk severim. sokağın girişinde bir tabela, sarılmak istiyorum tüm sokak isimlerine adın gibi, öpmek istiyorum gözlerinden her evin her kapısının tek tek, senin gözlerimden öptüğün gibi kapı ağzında her akşam. ruhum acıyor, kalbim acıyor. zaman her daim durur bu sokakta, adını gördüğüm o tabelanın altında. kim derdi böyle gideceğini bağır çağır bu hayattan, sessiz sakin bir adamdın sen. ellerimi ısıtır kanının aktığı bu sokağın taşları. taşların üzerinde kör tekerleklerin çığlığı. tek tek kaldırıp bu taşları altında aramak istiyorum en başından beri yaşamın o noktada sonlanan nefeslerini, nefesinin tükendiği yerde karıştığı bu son nefesleri tek tek bulup tutmak ayırmak senden, hatta belki kendimden. çünkü biliyorum. hepsi benim yüzümden.

hiç çağırmasaydım seni o gün oraya, hiç gelmeseydin sen beni görmek için o meydana. ne o araba geçecekti oradan ne sen yürüyecektin arabanın yolundan. ne ben ağlayacaktım yine böyle bağır çağır beni bıraktığın bu yerde. ne gün batacaktı gözlerinden, kıyameti çağırır gibi erkenden. oysa hava güneşliydi, bilirsin hiçbir şeyin kötü olamayacağına inandırır insanı böyle havalar. sen papatyaları gördün mü, kendime aldığım bir buketle elimde, seni beklediğim köşede. beyaz papatyalarımı gördün mü, sen sever misin bilmem, zaten hakkında hiçbir şey bilmem. çayını şekersiz içen insanları bilirim, en sevdiği sayı 2 olanları bilirim. mavi gözlü çocuğun en sevdiği oyuncağı, kırmızı saçlı kadının en sevdiği yaşı bilirim ama senin hakkında bildiğim tek şey bilmediğim her şey baba. kulaklarım sağır, kulaklarım kelimelere sağır, duymadığım sözlere sağır, duymadığım sesine sağır. sırtım üşür şimdi sensiz, hangi ateş verir senin sıcaklığını. şimdi bu yollar nereye çıkar. bu güneşler ne zaman doğar.

gözlerimde hiç doğmayan günlere hasret var. Ne zaman biter bu yalnızlık hissi ne zaman susar sorular. ne zaman bitecek bu depremler, ne zaman dinecek yağmurlar. Ne zaman bulacağım aradığım o bilinmeyenin yolunu, bu yokuşlar nerede biter sen bilirsin her şeyi, cevap ver baba.

ö.

Cumartesi, Şubat 11, 2017

110217

‪ölüm şimdi kurtuluştur kızım,
uzun beyaz odaların esrik yüzlü duvarlarından.‬


hep erkenciydin, hep dakik. sevmezdin uzun oturmalar gibi uzun sohbetleri. parmakların gibi uzundu sessizliklerin ve hep alnına giderdi düşünceli gözlerinden ellerin. hep ölecekmiş gibi yaşadığımdan mıdır bilmem, oturduğun her yerdeki o iğreti duruşun, kendini yoruşun. kimseyi üzmedin kendin hariç ve yine kendin hariç; çok sevdin herkesi. sanırım en çok o kadını sevdin. yoksa bu telaşı neydi ona kavuşmanın. ne vardı böyle gidecek, ne vardı bu kadar isteyecek. ölüm kapında durup sana daha zamanın var dediğinde bile gitmek için apar topar hazırlanışlarının ne gereği vardı. şimdi sensiz bir ev, sensiz bir oda, sensiz büyüyecek ama en çok sana benzeyecek çocuklar bıraktın. keşke söyleyebilseydim, boğazıma takılmasaydı da o yumru gitme diyebilseydim. bıraksaydın da bir kez sarılabilseydim sana. keşke anlatabilsem seni. keşke gözlerindeki hüznü anlatabilsem kelimelerle. keşke dursan bir yerlerde hala, keşke girsen kapıdan ellerinde alışveriş torbaları gözlerinde gitmelere hasretle. yine dakiksin, yine hüzün kokar ceplerin. sevdiğin çiçeklere sarsınlar şimdi seni, dilerim dinsin acıların. söyleyemediğim tüm sevgi sözleri, yanında olsun şimdi.

hoşça kal.

ö.

Pazar, Aralık 11, 2016

612111

çırılçıplak soyunup sularında
susmuş bir şarkıda dans ettim
adını anmaya korkup çığlık çığlığa
sokaklara hep seni söyledim.

11.12



<< sokaklarda içimi titreten ayaz, masamda ellerimi ısıtan sıcak kahveler, üstümde güvenli ve sıcak tutan kazaklar; penceremde kar taneleri ve ısınmak için birbirine yaklaşmış eller... En sevdiğim mevsimdir kış. Asla kendisi sevdirme ve olduğundan sıcak gösterme illüzyonuna karışmadan olduğu gibi; soğuk, öfkeli ve acımasız. Yaz mevsiminin parlak yapmacık renklerinden sıyrılmış, samimi ve çok güvenlikli bol kazaklarımızın içine sığınabilmemiz için rahat. Bildik, tanıdık o ayıcıklı pjamaları giymek gibi, en sevdiğin filmi battaniyeye sarılıp üçlü koltukta milyonuncu kez izlemek gibi, o en sevdiğin şiiri ağzından soğuğa üflenen dumanda tekrar tekrar okumak gibi. Birini sevmek gibi, tüm vazgeçişlerine rağmen ''olmak istediğin tek yer'' gibi. >>

2013, aralık.

ilk adım, ilk sözüm.


hala anı şarkıları dinliyorum. aynı filmin aynı sahnesine gülüyor, kahvemi soğuk içiyorum. artık kazak giymiyorum, o ayıcıklı pijamayı da. daha çok gülüyor, daha az ağlıyorum. yazdan artık nefret etmiyorum ama kışı da eskisi gibi sevemiyorum. birini sevemiyorum. şiirleri okuyamıyorum. olmak istediğim yer yok artık. 18:02


 siz hiç soğuk banyo taşları üzerinde saçlarınızdan sular damlarken ağladınız mı? ölmeyi isteyecek kadar mutsuz, hayatta kalamayacak kadar sarhoş? artık yazamıyorum, çünkü hissedemiyorum. taze kahvenin kokusunu alamıyorum, sabah alarmına kızamıyorum, suyun altında kalamıyorum nefesimi tutamıyorum. mutsuz değilim, üzgünüm. 18:54

ilk evim, ilk yemeğim 

tek yaşamaya alıştım, tek kişilik yemek yapmayı öğrenemedim. hiç duşta şarkı söylemedim ama duştan sonra dans etmeyi çok sevdim. kapının önünde ayakkabı bırakmaktan hep nefret ettim. zaten kapı önü ayakkabıları sadece ölüler içindir. evim mezarlığa yakın beni saksılara ekin. 21.05

that life is beautiful around the world 


ilk aşkım, ilk yatağım

çift kişilik yatak aldım, hala solda yatıyorum. babama söyleyin geceleri ağlamayı bırakalı birkaç ay oluyor artık karanlıkta uyuyorum faturamı ödeyemedim bazen üşüyorum. 21:09


ilk yaşım, ilk aşım

grip aşılarının bile zamanı var, kendine zaman ver. -burada biraz şarap olacak- koşmaktan yorulduğumda daha çok koşuyorum, konuşmaktan korktuğumda daha çok konuşuyorum. yalnızlığı sevdikçe kapıları açıyorum gir içeri. ki öpülmemiş dudaklar yasemin kokarmış, şimdi yaz akşamı hüznüdür ellerin.  21:20

ilk kara, ilk mavera

bilmiyorum. 21:25




Pazar, Mayıs 15, 2016

nasıl öldüm

duydum
ağladım
korktum
ağladım 
sustum
ağladım
kaçtım
ağladım
saklandım
ağladım
yalanladım
ağladım
gördüm
ağladım
dinledim
ağladım
inandım
ağladım
ezildim
ağladım
dışlandım
ağladım
acıdım
ağladım
kızdım 
ağladım
bağırdım
ağladım
bıktım
ağladım
yoruldum
ağladım
durdum
ağladım
dağıldım
ağladım 
bittim
güldüm

öldüm

nisan-016


Perşembe, Nisan 28, 2016

14-16

Eve girdiğimde saat gece yarısına geliyordu, yorgunluk ve heyecanın halihazırda zayıf olan bünyemi iyice sarstığını görmek için aynaya bakmaya ihtiyacım yoktu. Ayakkabılarımı çıkarıp kahve makinesine doğru gittim. Taze kahveyi koklamak bile daha iyi hissetmeme yetiyordu. Düğmeye dokunduğumda, dakikalar içerisinde aradığım dinginliğe ulaşacağımı anlamıştım. Şimdiden daha iyi hissediyordum.

ev dediğimiz şey; yağmurdan, soğuktan, sıcaktan ve diğer her şeyden koruyan dört duvardan mı ibaret? bir nevi eşya deposu yahut uyku kapsülü? insan neye ev der? kendini evinde hisseder mi? bir eve sahip olur mu? peki ya eşyalara? ait olmak ya da sahip olmak insanı neden daha mutlu eder? aslında hepimiz eksik miyiz? bir yapbozun parçaları gibi sahip olduklarımız ve ait olduklarımızla kendimizi tamamlayan hatalı varlıklar mıyız? sevmek ve sevilmek bir gereklilik mi? bir kaktüsün bile ihtiyaç duymadığı ilgiye muhtaç mıyız? bir kaktüs bile olamayacak mıyız?

çok eski olmayan bir zamanda, kendimi bana ait bir odanın içinde yabancı bir şehirde mutsuz ve kimsesiz hissederken; bundan aylar sonra misafir edildiğim bana bile ait olmayan bir odada kabuslarımdan kurtulup huzura dokunabildiğimi görmüştüm. o zamanlar; yer yüzünde, şimdiki zaman ve geçmiş zamanda kendimi en mutlu hissettiğim yer olarak tarif ettiğim odaya sadece birkaç ay sonra tek başıma girdiğimde, her şeyin aynen bıraktığım gibi kaldığını fakat artık odadaki kokuya ve dokuya yabancı olduğumu anlamıştım. fakat beni en çok üzen odaya duyduğum yabancılıktan çok, yatağa tekrar uzandığımda aradığım o huzurlu uyku yerine gözyaşı bulmam olmuştu. şimdi daha iyi anlıyorum ki artık uzak geçmiş gibi görünen fakat, çok da uzak olmayan o zamanlarda yaşadığım bu kaybolmuşluk, gözlerimin açılmasına vesile oldu.

sonraları pek çok eve ve odaya sahip oldum, pek çok yerde misafir edildim. fakat aynı duyguları bir daha hiç yaşamadım. görüyorum ki insanlar ve evler pek çok benzer özelliğe sahip. bir kalpte misafir edildiğinde, ona ait olduğuna inanmak için çok fazla çaba sarf etmene gerek yok. fakat zamanı geldiğinde ve ait olduğun yerden ayrıldığında; bir zaman sonra sana huzurdan çok gözyaşı getireceğini biliyorsun. hatta belki de bu benzerlikten; bir kalpte huzurunu kaybedince, bir daha asla hiçbir kalpte aynı şeyleri hissedemiyorsun.

ö.